Bu yazım biraz alışılmadık bir son zamanlar yazısı olacak.
Blogdan uzak kaldıkça yazmak zorlaşıyor. Arşivde Ocak ayının yanında (1) görmek canımı sıkıyor. Bu gidişle Şubat'ın yanında da aynısı yazacak diye korkuyorum. Neden onca tarife, fotoğrafa rağmen yazmadığımı bilmiyorum. Beni heyecanlandıracak, paylaşma isteğimi kabartacak fotoğraflarım ya da tariflerim yok, sanırım ondan. Ya da üzerlerinden zaman geçtiği için gözümde eskidi o fotoğraflar. Bakmak artık haz vermiyor sanki.
Blogumla ilgili karmaşık düşünceler içerisindeyim. Bir yanım yeter bu kadar, bırak dese de, bu kadar alıştıktan sonra zorlanırsın, gelecekte belki paylaşacak daha çok şeyin olacak diyen diğer yanım ağır basıyor.
Bazen kendime neden blog yazdığımı sorduğumda elbette ki çektiğim fotoğrafları göstermek isteğim ön planda oluyor. Sizler neden yazıyorsunuz bilmiyorum ama benim içimde beğenilme duygusu ağır basıyor. Egomu beslemek diyebilirim. Bu yüzden fotoğraflarıma özen gösteriyorum. Yeni birşeyler olsun, kurgusu ön planda olsun diye uğraşıyorum. Yoksa amacım insanlara tarif ulaştırmak, kendime tarif defteri oluşturmak vs değil. Zaten benim paylaştıklarımı daha önce yüzlerce insan paylaşmış oluyor, yeni bir tarif ortaya çıkarmadığım sürece de heyecan duymuyorum aynı şeyleri paylaşırken. Burayı istediğim gibi at koşturabileceğim bir alan gibi gördüğüm için aklıma ne gelirse, içimden, fotoğraf makinemden ne geçerse paylaşıyorum. Fotoğraflara bakarken veya yaptığımı görüp denemek isterken sizler de benimle aynı şeyleri hissedin istiyorum. Bu kadar açık sözlü olmam da doğru mu bilmiyorum açıkçası. Beni psikolojik olarak değerlendirseler herhalde şöyle bir yorum yapardı uzmanlar; kariyerinde ve hayatında dilediği yere ulaşamayıp, kendini tatmin edemediği için, başarılı olduğu konularda başkalarından güzel karşılık görmek, takdir edilmek, bir nevi yıpranmış egosunu bu şekilde beslemek arzusu görüyoruz. Evet, kendime şöyle bir bakıp neden yazdığımı, yemek pişirdiğimi, fotoğraf çektiğimi sorduğumda alabildiğim en içten cevap bu oluyor. Kendimi iyi gördüğüm konularda takdir edilmek birinci amacım. Ha bu demek değil ki yapıp yedirmek, birilerine ilham olmak veya paylaşmak hoşuma gitmiyor. Elbette hoşuma gidiyor ama, içimde ağır basan büyük his, az önce açıkladığım.
Ancak yaptıklarımın başarısını izleyici sayım veya yorum sayımla değerlendirmek istemiyorum. Çünkü geçen bu seneler ve gerek sosyal medya olsun gerek bloglar olsun sonunda farkettim ki çok fazla izleyici, takipçi, yorum, içerisinde saygı olmadıkça benim istediğim bir şey değil. Çok fazla görüyorum maalesef Facebook sayfalarında insanlar telefondan girdiğini bahane ederek "tarif????" şeklinde yorumlar yapıyorlar hiçbir emeğine, uğraşarak çektiğin o fotoğraflara bir saygı göstermeden. Bu tip insanlara karşı tahammülüm olmadığı için bloğumun ve Facebook sayfamın takipçi sayısı bana yetiyor. Bazen mesajlar geliyor Facebook sayfama, sayfanızın tanıtımını yapalım, tariflerinizi paylaşalım diye, ama teşekkür edip geri çeviriyorum çünkü kalabalık iyi gelmiyor bana, az ve öz olanı seviyorum. Asıl amacım kıymet bilen bir iki kişinin gözlerine, beğenisine hitap edecek birşeyler yapmak olduğu için mutluyum. O yüzden yukarıda bahsettiğim takdir kısmının sayılarla ilgisi olmadığını belirtmek isterim.
Bu içten açıklamayı da yaptıktan sonra huzurla bir sonraki yazıma geçebilirim.
Aslında yazıya başlarken amacım annemle yaptıklarımızı paylaşmaktı ama satırlar bir anda böyle şekillendi. Tekrar tekrar okuyup silmeyi düşündükten sonra vazgeçip içimden şuan geçenler olarak paylaşmak istedim.
Beni dinlediğiniz için teşekkürler..
dertliyim ey dostlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dertliyim ey dostlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Şubat 2015 Pazartesi
4 Aralık 2014 Perşembe
Kuru Meyveli ve Jöleli Puding/ On Yıl
İçinde 18-19 yaşında birini taşıyan bedenim, çok değil, birkaç yıl sonra otuzlu yaşlarına başlayacak. Her Perşembe günü düşündüğüm bir şey bu. Neden Perşembe? Çünkü her Perşembe bir haftanın daha ne kadar çabuk bittiğini düşünüyorum. Bunu düşünmek anlık olarak mutluluk veriyor, yarın Cuma ve haftasonu başlasın diyorum. Sonra böyle hızla geçenin hafta değil ömür olduğunu hatırlıyorum. Sonrası bir hüzün, bir hüzün.. Yirmili yaşlarımı böyle çok sevmişken, bu kadar çabuk bitmesine üzülüyorum. Bu yaşlarım, biraz da hayallerimi temsil ettiğinden sanırım üzülmem. Sanki onlar bitince hayallerim artık ulaşılamaz olacaklarmış gibi.. Tabii böyle yaşamaya devam edersem, yirmileri 18-19 gibi geçirdiysem, otuzları da 24-25 olarak geçiririm herhalde :) Mutlu olmalı mıyım şimdi bilemedim. Ruhum bedenimi on yıl geriden takip ediyor gibi görünüyor :)) E güzel, önden gitmesindense, geriden gelmesi çok iyi değil mi?
Bu yazının böyle efkar kokmasının sebebi kulağımda çalan şu şarkı. Filmi de yakında izleyeceğim.
Evet şarkıyı değiştirip geçiyorum tatlıma. Birkaç gün önce yaptığım tatlım çok nefis oldu, tavsiye ederim denemenizi.
Ben üzerine limonlu jöle kullandım ama olmazsa olmaz değil. Siz limonlu veya portakallı, hatta narlı pelte yapıp kullanabilirsiniz.
Kuru Meyveli ve Jöleli Puding
Malzemeler
500 ml süt
1 yemek kaşığı un
1,5 yemek kaşığı nişasta
1 çay brd. tozşeker
2 yemek kaşığı karışık kuru meyve şekerlemesi (Carrefour'da kuru meyve, taze baharat bölümünde minik doğranmış hazır paketler var. Ben onlardan kullandım)
Yarım limon kabuğu rendesi
Yarım mandalina kabuğu rendesi
Yarım paket limonlu jöle
Yeteri kadar sıcak su
Yapılışı
Görüşmek üzere.
Bu yazının böyle efkar kokmasının sebebi kulağımda çalan şu şarkı. Filmi de yakında izleyeceğim.
Evet şarkıyı değiştirip geçiyorum tatlıma. Birkaç gün önce yaptığım tatlım çok nefis oldu, tavsiye ederim denemenizi.
Ben üzerine limonlu jöle kullandım ama olmazsa olmaz değil. Siz limonlu veya portakallı, hatta narlı pelte yapıp kullanabilirsiniz.
Kuru Meyveli ve Jöleli Puding
Malzemeler
500 ml süt
1 yemek kaşığı un
1,5 yemek kaşığı nişasta
1 çay brd. tozşeker
2 yemek kaşığı karışık kuru meyve şekerlemesi (Carrefour'da kuru meyve, taze baharat bölümünde minik doğranmış hazır paketler var. Ben onlardan kullandım)
Yarım limon kabuğu rendesi
Yarım mandalina kabuğu rendesi
Yarım paket limonlu jöle
Yeteri kadar sıcak su
Yapılışı
- Bir tencereye süt, un, nişasta ve tozşekeri koyup çırpıcı ile iyice çırpın. Ocağın altını açın, kaynayıp iyice koyulaşana dek pişirin.
- İçine meyveleri ve limon-mandalina kabuklarını ekleyip karıştırın. Ocaktan alıp kaselere paylaştırın.
- Pudingler soğurken jöleyi paketinde anlatıldığı şekilde hazırlayın.
- İyice soğuyan pudinglerin üzerine 2-3 yemek kaşığı ekleyin. Bu aşamada pudinglerin üzerine direkt kaptan dökmeyin, çünkü döküldüğü yerde delik açıp pudinglerin görüntüsünü bozabilir.
- Buzdolabında iyice soğuduktan sonra servis edebilirsiniz.
Görüşmek üzere.
1 Eylül 2014 Pazartesi
PPS Pizza / Patlıcan-Patates-Soğanlı Pizza ;)
Yeni bir haftadan merhaba.
Sevdiğim serinlik sonunda geldi. Bir haftadır rahatça uykuya dalabiliyorum, evde bunalmadan oturabiliyorum. Arada üzerime incecik bir hırka alıyorum. Kışa gittikçe yaklaşıyor olsak da sonbahar gibisi yok.
Aslında kış gelsin, sorun değil de, işte zaman... Kış gelsin diye bekliyordum geldi, geçti, sıktı artık hatta ve yaz gelsin diye beklemeye başladım. Şimdi yaz geldi, geçti, sonbahar hissettiriyor kendini. Yine kış gelecek.. Bir sene daha böyle farkına varamadan geçecek. Yaş da geçiyor zaten, moralim çok bozuk. Yaşlanma korkusu oluşmaya başladı. Birileri daha küçük göründüğümü söylediğinde dünyalar benim oluyor. 18'e kadar indik, bakalım :) Artık soran olunca 23 diyeceğim, 18-28 arası 23 iyidir ;)
Ahhh, böyle işte.
Neyse efendim yakınmayı bırakayım da tarifime geçeyim. Yazacağım diye akşamı etmişim.
Bu pizzayı Ercüment ile denedik. Fırına vermeden hemen önce biraz daha peynir ilavesi yapmıştım, fotolardan da anlaşılır belki. Yedikten sonra kanaat getirdik ki gereksizmiş son eklemem. Azıcık serpiştirmek iyiymiş. Çoğu tadını bastırıyor, zaten çok aromalı olmayan patates ve patlıcanın.
Patlıcan-Patates-Soğanlı Pizza
Malzemeler
1 cup beyaz un
1 cup tam buğday unu
Ilık su
1 tatlı kaşığı kuru maya
1 tatlı kaşığı tozşeker
Tuz
1 adet küçük boy patates
1 adet orta boy patlıcan
1 adet orta boy soğan
2 yemek kaşığı zeytinyağı
Beyaz peynir
1 adet küçük boy domates
1 tatlı kaşığı domates salçası
1 diş rendelenmiş sarımsak
1 yemek kaşığı zeytinyağı
Kekik, biberiye, karabiber
Yapılışı
İyi haftalar.
Sevdiğim serinlik sonunda geldi. Bir haftadır rahatça uykuya dalabiliyorum, evde bunalmadan oturabiliyorum. Arada üzerime incecik bir hırka alıyorum. Kışa gittikçe yaklaşıyor olsak da sonbahar gibisi yok.
Aslında kış gelsin, sorun değil de, işte zaman... Kış gelsin diye bekliyordum geldi, geçti, sıktı artık hatta ve yaz gelsin diye beklemeye başladım. Şimdi yaz geldi, geçti, sonbahar hissettiriyor kendini. Yine kış gelecek.. Bir sene daha böyle farkına varamadan geçecek. Yaş da geçiyor zaten, moralim çok bozuk. Yaşlanma korkusu oluşmaya başladı. Birileri daha küçük göründüğümü söylediğinde dünyalar benim oluyor. 18'e kadar indik, bakalım :) Artık soran olunca 23 diyeceğim, 18-28 arası 23 iyidir ;)
Ahhh, böyle işte.
Neyse efendim yakınmayı bırakayım da tarifime geçeyim. Yazacağım diye akşamı etmişim.
Bu pizzayı Ercüment ile denedik. Fırına vermeden hemen önce biraz daha peynir ilavesi yapmıştım, fotolardan da anlaşılır belki. Yedikten sonra kanaat getirdik ki gereksizmiş son eklemem. Azıcık serpiştirmek iyiymiş. Çoğu tadını bastırıyor, zaten çok aromalı olmayan patates ve patlıcanın.
Patlıcan-Patates-Soğanlı Pizza
Malzemeler
1 cup beyaz un
1 cup tam buğday unu
Ilık su
1 tatlı kaşığı kuru maya
1 tatlı kaşığı tozşeker
Tuz
1 adet küçük boy patates
1 adet orta boy patlıcan
1 adet orta boy soğan
2 yemek kaşığı zeytinyağı
Beyaz peynir
1 adet küçük boy domates
1 tatlı kaşığı domates salçası
1 diş rendelenmiş sarımsak
1 yemek kaşığı zeytinyağı
Kekik, biberiye, karabiber
Yapılışı
- Hamur için derin bir kaba unları (beyaz unun yarısını) koyun, üzerine tuzu, şekeri ve mayayı ekleyin. Yavaş yavaş ılık su dökün ve karıştırın bir kaşıkla. Yapışkan bir hamur olduğunda kalan beyaz unu da ekleyin ve kaşıkla bu unu iyice yedirin. Üzerini temiz bir bezle kapatıp yarım saat hafif ısınmış fırında bekletin (ya da başka sıcak bir ortamda).
- Bu sırada domatesi rendeleyin. Bir kasede salça, sarımsak, zeytinyağı, kekik, biberiye ile birlikte karıştırın.
- Patatesi soyup incecik dilimleyin. Patlıcanı alaca soyun ve ince dilimleyin. Soğanı da soyup halka şeklinde doğrayın. Hepsini bir kaba alıp üzerlerine 2 yemek kaşığı kadar zeytinyağı gezdirin. İyice karıştırın.
- Dinlenip kabaran hamuru fırından çıkarın, fırının ısısını 180'e ayarlayın.
- Hamuru yağlı kağıt serilmiş tepsiye ellerinizle bastırarak yayın. Bu aşamada ellerinizi yağlarsanız işiniz kolaylaşır.
- Hamurun her yerine salçalı sosu sürün. Üzerine patlıcanları, patatesleri ve soğanları dizin. En son az miktarda beyaz peynir ufalayın.
- Isınmış fırında patatesler pişene dek pişirin.
İyi haftalar.
17 Temmuz 2014 Perşembe
Nektarinli Limonata/ Hırsızlık Sorunsalı
Bu ara bloğuma yeni bir yazı yazmaktan çekindiğim için elim gitmiyordu hiç. Yazılarımı ve tariflerimi doğrudan kendi sitesine aktaran pisliğin birinden haberim oldu maalesef. Doğal olarak sinirlerim bozuldu ve soğudum bloğumdan. Takdir etmeyi bilmeyen bir millet olduğumuz gibi bir de kolaya kaçan, başkalarının emeklerini arsızca çalan insan bozuntularına da sahibiz. Blogculuktan emeklerimin takdir edilmesi, beğenilmesi dışında hiçbir beklentim yok. Çok fazla konuşmayacağım bu konuda artık. Tek benim başıma gelen bir şey değil zaten. Bu konudan maalesef çoğu blog yazarı şikayetçi. O yüzden daha fazla uzatmayıp, olaya farklı bir açıdan yaklaşmayı ve birkaç blogda birden yazıyormuş gibi düşünüp, görmezden gelerek devam etmeye karar verdim şimdilik.
Pazar günü yaptığım limonatayı paylaşmak istiyorum artık sizlerle. Limonatayı çok seviyorum ve başka meyveler de ekleyerek tatlandırmaktan hoşlanıyorum. Bu sefer nektarin kullandım. Limonun ekşisi ve aromatik yağı, nektarinin o güzelim kokusu ve tadıyla birleşince çok daha güzel oldu. Hem, nektarinin kabuğunun verdiği renk de harikaydı.
Nektarinli Limonata
Malzemeler
3 adet limonun suyu
1 limonun rendelenmiş kabuğu
1 çay brd. tozşeker
2 adet nektarin
1 su brd. su
3 su brd. içme suyu
Servis için buz ve limon dilimleri
Yapılışı
Bu tarifi ve yazıyı Aynagöz bloğundan başka bir yerde okuyorsanız emek hırsızlarına prim veriyorsunuz demektir. Orijinal sayfa için aynagoz.blogspot.com.tr adresini ziyaret ediniz.
Afiyet olsun.
Görüşmek üzere.
Pazar günü yaptığım limonatayı paylaşmak istiyorum artık sizlerle. Limonatayı çok seviyorum ve başka meyveler de ekleyerek tatlandırmaktan hoşlanıyorum. Bu sefer nektarin kullandım. Limonun ekşisi ve aromatik yağı, nektarinin o güzelim kokusu ve tadıyla birleşince çok daha güzel oldu. Hem, nektarinin kabuğunun verdiği renk de harikaydı.
Nektarinli Limonata
Malzemeler
3 adet limonun suyu
1 limonun rendelenmiş kabuğu
1 çay brd. tozşeker
2 adet nektarin
1 su brd. su
3 su brd. içme suyu
Servis için buz ve limon dilimleri
Yapılışı
- Nektarinleri iyice yıkayın ve küçük dilimler halinde doğrayın. Rendelenmiş limon kabukları, 1 çay brd. tozşeker ve 1 su brd. su ile birlikte küçük bir soslukda 4-5 dk kaynatın. Nektarinleri bir kaşıkla hafif ezerek, ince delikli bir süzgeçten geçirin ve sürahiye alın.
- Limon suyunu ve içme suyunu da ekleyip tadına bakın. Şeker oranını bu aşamada dilediğiniz gibi ayarlayabilirsiniz.
- Buz ve limon dilimleri ile servis edin.
Bu tarifi ve yazıyı Aynagöz bloğundan başka bir yerde okuyorsanız emek hırsızlarına prim veriyorsunuz demektir. Orijinal sayfa için aynagoz.blogspot.com.tr adresini ziyaret ediniz.
Afiyet olsun.
Görüşmek üzere.
15 Mayıs 2014 Perşembe
10 Aralık 2013 Salı
İşyerinde Kış / Erzurum Helvası-Cevizli Helva
Bütün sonbahar boyunca, artık kış gelsin, hava soğusun da ne giyeceğimizi bilelim diyip dururken, aslında geçen kışı tamamen unutmuşum. Evde, yolda iyi de, işyerinde inanılmaz sinir bozucu geçiyor kışlar. Kış başında Pazartesi günleri buz gibi ofise gelip akşama kadar donmuş ayaklar ve ellerle ofisin ısınmasını beklemek berbat bir şey. İşte dün, kışın gelmesini çok istediğim için pişmanlığımın sebebi bu oldu.
Bütün kış neneler misali dizlerimde bir hırka (o da yetmiyor bazen montumu alıyorum) ile oturunca, balkonun kapısı sigara içen arkadaşlar tarafından açıldıkça bacakları buz kesen taraf olunca, kışları sinüzitim coştuğu için yanımdan geçen sigara içen arkadaşın kokusu bile başımı ağrıtıp, burnumu sızlatınca, o çok sevdiğim kış bana zindan oluyor işte. Dolayısıyla akşama kadar bir an önce evime gidip koltuğuma uzanmak için saatleri sayıyorum.
Oysa dediğim gibi ben kış mevsimini severim. Dışarısı genelde yağmurlu ve rüzgarlı olur. Severim pencereden seyretmeyi. Gece uyandığımda dışarıdaki rüzgarın uğultusunu dinlemeyi. Üşüyüp battaniyeye sıkı sıkı sarılmayı. Bazı geceler çok üşüyüp yünlü çoraplarla yatmayı. Üstüme hırka almayı, dışarı çıkarken bere takmayı.. Ama işte hepsi sıcak evimdeyken güzel. Bu ısınmak bilmeyen işyerinde, başkalarının yaptıklarının sıkıntısını çekip, sinirlenirken kışın güzelliklerini unutuyorum.
İşte bugünkü halim, dizlerimde hırkam, önümde beyaz çayım, kulağımda kulaklığım, odaya sinen sigara kokusundan burnum sızlıyor, inceden başım ağrıyor..
Ve, güzel bir tarif yazıyorum.
Geçenlerde bloglarda dolaşırken çok güzel bir helva görmüştüm. Fotoğraftaki helvanın dokusu çok hoşuma gitmişti. Kesinlikle denemek istemiştim.
Blogun ismini unutup hangi yörenindi, belki başkaları da paylaşmıştır diyerek Google'da aranırken ilk gördüğüm bloğu, tarifdefterinden'i buldum.
Sonunda geçen hafta kolları sıvayıp denedim. Tam olarak aynı görüntüyü yakalayamadım ama tadı nefis oldu.
Bütün kış neneler misali dizlerimde bir hırka (o da yetmiyor bazen montumu alıyorum) ile oturunca, balkonun kapısı sigara içen arkadaşlar tarafından açıldıkça bacakları buz kesen taraf olunca, kışları sinüzitim coştuğu için yanımdan geçen sigara içen arkadaşın kokusu bile başımı ağrıtıp, burnumu sızlatınca, o çok sevdiğim kış bana zindan oluyor işte. Dolayısıyla akşama kadar bir an önce evime gidip koltuğuma uzanmak için saatleri sayıyorum.
Oysa dediğim gibi ben kış mevsimini severim. Dışarısı genelde yağmurlu ve rüzgarlı olur. Severim pencereden seyretmeyi. Gece uyandığımda dışarıdaki rüzgarın uğultusunu dinlemeyi. Üşüyüp battaniyeye sıkı sıkı sarılmayı. Bazı geceler çok üşüyüp yünlü çoraplarla yatmayı. Üstüme hırka almayı, dışarı çıkarken bere takmayı.. Ama işte hepsi sıcak evimdeyken güzel. Bu ısınmak bilmeyen işyerinde, başkalarının yaptıklarının sıkıntısını çekip, sinirlenirken kışın güzelliklerini unutuyorum.
İşte bugünkü halim, dizlerimde hırkam, önümde beyaz çayım, kulağımda kulaklığım, odaya sinen sigara kokusundan burnum sızlıyor, inceden başım ağrıyor..
Ve, güzel bir tarif yazıyorum.
Geçenlerde bloglarda dolaşırken çok güzel bir helva görmüştüm. Fotoğraftaki helvanın dokusu çok hoşuma gitmişti. Kesinlikle denemek istemiştim.
Blogun ismini unutup hangi yörenindi, belki başkaları da paylaşmıştır diyerek Google'da aranırken ilk gördüğüm bloğu, tarifdefterinden'i buldum.
Sonunda geçen hafta kolları sıvayıp denedim. Tam olarak aynı görüntüyü yakalayamadım ama tadı nefis oldu.
Erzurum Helvası / Cevizli Helva
Malzemeler
1 su brd. + 1 yemek kaşığı un
100 gr margarin/ tereyağı
3/4 su brd. pudra şekeri
1 su brd. dövülmüş ceviz içi
Yapılışı
- Bir tencerede yağı eritin.
- Unu ekleyip tahta bir kaşıkla karıştırarak, kısık ateşte, unun rengi hafif dönene dek kavurun.
- Pudra şekeri ve cevizi ekleyip 5 dakika daha karıştırın.
- Yağlı kağıt serilmiş bir kalıba dökün karışımı.
- İyice soğuyup donunca dilimleyerek servis edebilirsiniz.
Görüşmek üzere..
23 Ekim 2013 Çarşamba
Şu ANda ben..
Ahhh! Şu günlerde bayram tatilindeki gibi evimde olmak, koltuğumda uzanıp, kilo almadan abur cubur yemek (mümkün olsaydı keşke) ve bütün gün dizi izlemek istiyorum. Gerçekten keyif aldım bayram tatilinden ve işe dönmek inanılmaz zor geldi. Tatilde evden dışarı hiç çıkmadım sanırım, belki bir kere markete gitmiş olabilirim :))
Tabi o kadar tatilden sonra işe alışmak zor oluyor. Çok yoğun bir işte çalışmadığım için boş vaktim bol. Önümde bilgisayar olunca da yine günüm video izleyip, müzik dinlemekle geçiyor :) E ne güzel işte dediğinizi duyar gibiyim ama ayakta ayakkabılar, altında saçma bir sandalye, ikide bir yanından geçen bir patron :) Ahhh! Bugün de bitse de gitsek..
22 Şubat 2013 Cuma
Ev
Merhabalar,
Birisi bir önceki yazıyı sonlandırırken "yarın görüşürüz" mü demişti?
İnanmazsınız ama üç gündür kıvranıyorum yazı yazacağım diye. Ne yapsam, ne etsem diye düşünürken bugün boşverdim ve yazmaya karar verdim. Taşınacağız diyip duruyorum ama bunun da hiç bana göre olmadığını biliyorum.
Geçen yazımda göçebe hayattan bahsetmiştim. Neden öyle söylediğimi düşünenler oldu mu bilmiyorum ama ben konuşmak istiyorum sanırım.
Bilenler bilir, ben ablamla beraber yaşıyorum. Senelerdir aynı evi paylaşıyoruz. Üniversiteden sonra abim de, ben de onun yanına yerleştik. Hiç sormadık seninle yaşayabilir miyiz diye. Gayet normal bir şekilde aldık valizlerimizi elimize, geldik, yerleştik onun evine. O da hiç sormadı ey ahali ne olacak bu iş diye. Sanki bu çoook önceleri kararlaştırılmış gibi herkes gayet uyumluydu bu konuda. Ben o zamanlar okulu yeni bitirmiştim ve henüz iş aramaya koyulmamıştım. Ne kadar ertelersem o kadar iyiydi çünkü benim için. Çok sonraları bir iş bulup çalışmaya başladım.
Gel zaman git zaman birlikte yaşamanın verdiği zorluklarla tartışmalar, ufak krizler yaşanmaya başladı. Abim evlendi gitti, kaldık biz başbaşa. Aynı evin içerisinde iki inatçı ve birbirinden farklı karakter, zaten sıkıntıların kaynağıydı. O, benim rahatlığımı kaldıramadı, ben de onun aşırı stresli ve kontrolcü tarzını.. En sonunda, zeminini ufak şeylerin oluşturduğu, ama konuşulmaya konuşulmaya bir yığına dönüşen sorunlar nedeniyle büyük bir kavga yaşadık. Kavga sırasında söylenen sözler hem onu hem beni kırdı ve ben evi terk ettim. Daha fazla onunla aynı ortamda yaşamak ve onu görmek istemedim. O da beni istememiş olacak ki, bir adım görmedim. Haftasonunu başka yerlerde, kuzenimde kalarak geçirdim. Bu sırada kendi başıma yaşamak için kararlar veriyor ve ev arıyordum bir yandan.
Neyse sonuç olarak konuştuk (daha çok tartıştık diyelim) ve döndüm eve.
Hala konuşmuyoruz birbirimizle o ayrı tabi. Taşınacağız haftasonu ama bunun hakkında bile konuşmuyoruz.
Şimdi bütün bunları anlattıktan sonra şundan bahsetmek istiyorum; yaşanan onca şeyden sonra (detay vermiyorum çok sıkmamak ve uzatmamak için) neden o eve geri döndüm?
Dışarıda tek başıma yapamamaktan mı korktum? Hayır.
Hatalı olduğumu düşündüğüm için mi döndüm? Hayır.
Küs kalmak istemediğimden uzatmamayı mı seçtim? Hayır.
Evimden ayrı kalamadım. Kendimi ait hissettiğim yerden ayrı kalamadım.
Bazı insanlar için ortam farketmez, her yerde rahat hissederler kendilerini. Ben öyle değilim. Alıştığım eşyaların düzeninin değişmesinden bile hoşlanmam. Bana göre değildir zırt pırt bir odadaki eşyaların yerini değiştirmek.
Hoş, şimdi rahat mıyım evimde? Hayır. Huzursuzum. Ama umudum yeni evde.
Hasılı, ev dediğin kolay değişmiyor..
Birisi bir önceki yazıyı sonlandırırken "yarın görüşürüz" mü demişti?
İnanmazsınız ama üç gündür kıvranıyorum yazı yazacağım diye. Ne yapsam, ne etsem diye düşünürken bugün boşverdim ve yazmaya karar verdim. Taşınacağız diyip duruyorum ama bunun da hiç bana göre olmadığını biliyorum.
Geçen yazımda göçebe hayattan bahsetmiştim. Neden öyle söylediğimi düşünenler oldu mu bilmiyorum ama ben konuşmak istiyorum sanırım.
Bilenler bilir, ben ablamla beraber yaşıyorum. Senelerdir aynı evi paylaşıyoruz. Üniversiteden sonra abim de, ben de onun yanına yerleştik. Hiç sormadık seninle yaşayabilir miyiz diye. Gayet normal bir şekilde aldık valizlerimizi elimize, geldik, yerleştik onun evine. O da hiç sormadı ey ahali ne olacak bu iş diye. Sanki bu çoook önceleri kararlaştırılmış gibi herkes gayet uyumluydu bu konuda. Ben o zamanlar okulu yeni bitirmiştim ve henüz iş aramaya koyulmamıştım. Ne kadar ertelersem o kadar iyiydi çünkü benim için. Çok sonraları bir iş bulup çalışmaya başladım.
Gel zaman git zaman birlikte yaşamanın verdiği zorluklarla tartışmalar, ufak krizler yaşanmaya başladı. Abim evlendi gitti, kaldık biz başbaşa. Aynı evin içerisinde iki inatçı ve birbirinden farklı karakter, zaten sıkıntıların kaynağıydı. O, benim rahatlığımı kaldıramadı, ben de onun aşırı stresli ve kontrolcü tarzını.. En sonunda, zeminini ufak şeylerin oluşturduğu, ama konuşulmaya konuşulmaya bir yığına dönüşen sorunlar nedeniyle büyük bir kavga yaşadık. Kavga sırasında söylenen sözler hem onu hem beni kırdı ve ben evi terk ettim. Daha fazla onunla aynı ortamda yaşamak ve onu görmek istemedim. O da beni istememiş olacak ki, bir adım görmedim. Haftasonunu başka yerlerde, kuzenimde kalarak geçirdim. Bu sırada kendi başıma yaşamak için kararlar veriyor ve ev arıyordum bir yandan.
Neyse sonuç olarak konuştuk (daha çok tartıştık diyelim) ve döndüm eve.
Hala konuşmuyoruz birbirimizle o ayrı tabi. Taşınacağız haftasonu ama bunun hakkında bile konuşmuyoruz.
Şimdi bütün bunları anlattıktan sonra şundan bahsetmek istiyorum; yaşanan onca şeyden sonra (detay vermiyorum çok sıkmamak ve uzatmamak için) neden o eve geri döndüm?
Dışarıda tek başıma yapamamaktan mı korktum? Hayır.
Hatalı olduğumu düşündüğüm için mi döndüm? Hayır.
Küs kalmak istemediğimden uzatmamayı mı seçtim? Hayır.
Evimden ayrı kalamadım. Kendimi ait hissettiğim yerden ayrı kalamadım.
Bazı insanlar için ortam farketmez, her yerde rahat hissederler kendilerini. Ben öyle değilim. Alıştığım eşyaların düzeninin değişmesinden bile hoşlanmam. Bana göre değildir zırt pırt bir odadaki eşyaların yerini değiştirmek.
Hoş, şimdi rahat mıyım evimde? Hayır. Huzursuzum. Ama umudum yeni evde.
Hasılı, ev dediğin kolay değişmiyor..
11 Ocak 2013 Cuma
Sanal Asalaklar Hakkında/ Emeğime Dokunma!
Bugün biraz sinir bozacak birşeylerden bahsetmek, kızgınlığımı anlatmak istiyorum.
Facebook sayfamda da biraz yakınmıştım ama burada da bahsetmeliyim.
Şöyle bir insan hayal edin şimdi; büyük bir hevesle blog açmış, belki hergün, belki haftada birgün mutfağına girip özene bezene güzel yiyecekler hazırlıyor. Ya da bambaşka el emeği ürünler.. Bazen olmuyor, tutmuyor, sinirleri bozuluyor. Ama yılmayıp devam ediyor denemeye. Başarıyor ve sonuçlarını yine özene bezene fotoğraflamaya çabalıyor. Güzel çıksın diye kış günü sabah bir yarım saat erken kalkıp fotoğraf çekmeye koyuluyor. Onlarca poz çekiyor sırf yaptıklarını daha güzel paylaşabilsin diye aldığı makinasıyla. Bununla da bitmiyor, akşam oturup o fotoğrafları düzenleyip, bir köşesine belki ismini yazmak için uğraşıyor, sadece emek değil, vakit de harcıyor. Belki sevdikleriyle çok daha güzel geçecek anları bunlara ayırıyor. Neden? Çünkü paylaşmak istiyor,
sonuçta insan güzel birşey yapıyorsa, bunu paylaşmak ister, başkaları da görsün, denesin, belki güzel bir ana vesile olurum diyor, hatta takdir edilmeyi bekliyor. İnsanın doğasında vardır bu. Hiçbirimiz boş yere blog açmadık değil mi?
Herneyse, şimdi de şöyle bir insan hayal edelim; birgün biri geliyor. Hooop senden, hooop benden, o emek verip, zaman harcadığımız tarifleri, fotoğrafları iki tık'la kopyalıyor, bir de kendininmiş gibi kullanıyor. Övgülere teşekkürler ediyor, kendisi denemiş gibi yorumlarda bulunuyor. Bir de diyor ki, "çok beğenildi paylaşımlarım, tariflerim, ben de dedim ki bir de site açayım."
Aynısının bir versiyonu da tariflerinizi, fotoğraflarınızı kullanıyor yine sayfasında, ama link felan vermiyor. Üstelik buna birçoğunuz gibi ben de evet kullan demişim. Link veriyorum demesine rağmen paylaşırken, tüm tarifi sayfada paylaşıyor, size yönlendirmesi gerekirken okuyucuları. Yanlış mı düşünüyorum? Ben blogculukta asla karşılıksız paylaşıma inanmıyorum. Ben paylaştığım şey için beğenilsin beğenilmesin, birkaç söz işitmek, fikirleri duymak, en azından ziyaretçilerimi görmek isterim. Sizin üstünüzden geçinip, size hiçbir geri dönüşü olmadan kullanılan herşeye karşıyım.
Şimdi şöyle bir soru gelebilir, senin tariflerin, fotoğrafların mı kullanılan?
Hayır değil. Benim değil ama sizlerin nasıl emekler verdiğinizi bilerek, oralarda emeklerinizin harcanışına içim elvermiyor. Buna öfkem. Sanane de diyebilirsiniz aslında. Belki tamam kullan dediniz ben gibi. Ama bu kişileri uyarabiliriz. Arkadaşım benim fotoğrafımı kullanıyosun bari link verseydin, blogumdan bahsetseydin diye.
Aslında böyle örnekler çok, hangi biriyle baş edelim diyoruz. Sonuçta burası internet, insanlar fotoğraflarınızı bilgisayarlarına indirip güzelce değiştirebilirler de. Önüne geçmek zor. Paylaşım yaparken bunları gözönüne alıyoruz zaten. Ama aynı benim blogum gibi blog açıp, kendininmiş gibi çörekleniyorsa üstüne buna göz yumamam.
Forumlarda, başka sitelerde, bloglarda çok kullanılıyor evet. Biz sadece rastladıklarımızı görüyoruz. Ama bu gördüklerimiz için birşeyler yapmalıyız diye düşünüyorum.
25 Kasım 2012 Pazar
Tarçınlı Rulolar / İstanbullu'ların Metrobüsle İmtihanı
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum; her sabah işine gücüne yetişmek için metrobüsü kullanmak zorunda olanlara saygım sonsuz, ve onlara Allah ecir sabır versin. Hergün o çekişmeyi defalarca yaşamak büyük sabır ve güç gerektiren birşey bence.
Şimdi bu metrobüs olayını bilmeyenler için kısaca anlatayım efendim. Anadolu yakası ile Avrupa yakasını birbirine bağlayan, amacı kısa sürede, trafiğe yakalanmadan ve çok vasıta değiştirmeden Kadıköy'den Avcılar'a kadar uzanan bir hat bu. Otobüs benzeri, daha büyük araçlarla seyahat ediliyor. Gerçekten hızlı gidiyor ve köprü dışında hiçbir yerde trafiğe yakalanmıyor. Gitmek istediğiniz yere daha kısa sürede ve en kötü Mecidiyeköy'de aktarma yaparak gidebiliyorsunuz. Yalnız, İstanbul büyük bir şehir olmasaydı, milyonlarca insan yaşamasaydı, çoğu insanın işi karşı yakada olmasaydı, en ama en önemlisi ise Büyükşehir Belediyesi olarak insan gibi düşünüp, insana insan muamelesi yapılsaydı evet çok büyük icat denilebilirdi. Ama tam bir fiyasko!
Her kullanışımda lanetler okuyarak bindiğim ve yine lanetler okuyarak indiğim, içerisinde her kullanışımda mutlaka bir tartışmaya denk geldiğim metrobüs tam bir çileden başka birşey değil. Her seferinde iyi ki karşıda çalışmıyorum ve her gün bu çileyi çekmiyorum diye seviniyorum. Seferler, duraklardaki insan sirkülasyonuna göre çok az kaldığı için duraklarda hele ki Mecidiyeköy'de büyük yığılma oluyor. 2 bazen 3 araç arka arka gelse de ordaki insan yığınını kaldırmıyor ve sürekli gelenler olduğu için bu yığın hiç bitmiyor. Gelen araçlara binebilmek için insanlar aracın kapılarını tırmalıyor, camlara vuruyor kapılar çabuk açılsın diye, birbirlerini itip kakıyorlar içeride oturacak bir yer bulabilmek için. O manzarayı inanın görmenizi isterim, lakin yaşamanızı istemem :) Bu yüzden şunu izlemenizi istiyorum http://www.youtube.com/watch?v=eHdzOMNR_Do
Metrobüsle ilgili kesinlikle bir düzenleme yapılması gerekiyor. İstanbul'da ulaşım o kadar pahalı ki paramızla rezil oluyoruz resmen. Ama her zaman söylediğim bir sözle bitireceğim ne yazık ki, koyun olanı güden çok olurmuş.
Metrobüsün tarçınlı rulolarımla hiç bir ilgisi yok. Tarçınlı ruloları ilk kez geçen sene denemiştim, tamamen kendi basit mayalı hamurumla. Ama bu sefer tarife uymaya karar verdim ve joythebaker'ın tarifini basitçe uygulayarak tekrar denedim. O başka baharatlar da kullanmış ama ben klasik tarçınlı-şekerli karışım kullandım ve üzerine sos hazırlamadım.
Sonuçta, hamur olarak çok güzel kıvamlı, yumuşacık hamurlu, tarçınlı rulolarım oldu. Görüntü olarak da ben önce kesip sonra rulo yaptığım için tepeleri böyle kabardı sanırım. Önce hamuru rulo yapıp sonra dilimlerseydim Joy'unkiler gibi düz görünümlü rulolar elde edebilirdim belki.
Görüşmek üzere!
27 Haziran 2012 Çarşamba
Haşhaşlı Ve Cevizli Çörek, Kendini Tanımaca
Merabayın gönül dostlarım ;) Biraz laubaliyim bugün affedin. Size kendimden bahsedeceğim.
26 yaşında biri nasıl olur da kendini tanıyamaz söyleyin bana? Ben mi çok yaşadım sanıyorum, tecrübe edindim hayatta sanıyorum, yoksa bu 26 yıl daha bir hiç mi bilemiyorum. Ben ki; ilkokul hayatı boyunca tenefüslerde çok nadir bahçeye çıkmış, mahallede kendinden küçük erkek çocuklardan dayak yiyen, lisede 2-3 kişi dışında arkadaş edinememiş, hatta ilk hafta sınıfıma alıştım diye, daha sonradan teklif edilen okulun "anadolu" kısmına geçmeyi reddetmiş, üniversite 1. sınıfta okulun kantinine, bahçesine gitmemiş, anca 2. sınıfta arkadaş zorlamalarıyla kantine girdiğinde, kantinciden yeni kız muamelesi görmüş, hep karşılıksız aşık olmuş, öylece uzaktan bakmış, okul bitip de İstanbul'a gelince bir minibüsle babaannesine gitmeye çekinen, yanında biri olmadan dışarı çıkamayan, 2-3 yıl boyunca evde oturup online oyunlar oynamış, tüm gençliğini pısırık biri olarak geçirmiş, asosyal kıvamında bir insanım. Bu benim en çok görünen yüzüm. Çevremdekilerin gördüğü..
Bir de şöyle bir Deniz var çok az insanın gördüğü; içi içine sığmayan, sürekli yeni şeyler denemek isteyen, hala tasarımcılık hayalleri kuran, hatta artık "bir gün iç çamaşırı tasarımcısı olacağım, seksi şeyler dikeceğim" diyebilen, gizli işler çeviren, çok agresif, sinirlendiğinde gözü dönen, patronuna postayı koyup arada ayar verebilen, asi, başkaları için kavga edebilen, alışkanlıklarını bırakamayan, hatta "iyi ki sigara içmiyorum yoksa asla bırakamazdım" diyen, iradesiz, ama son zamanlarda 10 kilo verebilmek için iradesini gerçekten zorlayabilen ve 5'ini veren :), erkek arkadaşına çıkma teklifi etmiş, mutfağa girmeye hiç üşenmeyen, tek başına artık istediği her yere gidebilen, hala kuşlar, karıncalar dahil tüm hayvanlardan korkan, depresyondan depresyona sürüklenen, kimsenin aklının hayalinin almayacağı şeyleri yapabilen..
İlk bahsettiğim Deniz hala oralarda bir yerlerde.. Zamanla değişmişsin, gelişmişsin, geçmişte öyleymiş o demeyin. O hala öyle duruyor. Arada ortaya çıkıp sen böylesin diyor. Kendini hatırlatıyor bana.
Şu sıralar kendimi sorgulamaktayım. Yaptıklarım ve göründüğüm o kadar farklı ki. Sen kimsin diye soruyorum kendime. Kimlik bunalımı dedikleri bu mu acaba? Hem bunu ergenlikte yaşamam gerekmiyor muydu benim? Orta yaş bunalımı desek, onun için de çok erken değil mi?
Ha! Haşhaşlı çörek mi? Tarifi aşağıda. Kendisi cevizle birleşince, tek kelimeyle mükemmel oldu.
Cevizli Haşhaşlı Çörek
Malzemeler
1 su brd. süt
1/2 su brd. kaynar su
1 yemek kaşığı kuru maya
2 yemek kaşığı tozşeker
1 çay brd. sıvıyağ
Un, tuz
İçi için: 1 su brd. pekmez,
4 dolu yemek kaşığı haşhaş ezmesi,
1 su brd. dövülmüş ceviz
3 yemek kaşığı su
Yapılışı: Öncelikle kaynar su, süt, maya, sıvıyağ ve tozşekeri bir kasede biraraya getiriyoruz.
Maya eriyip kabarınca, 2 su brd. unu ve 1 çay kaşığı kadar tuzu derin ve geniş bir kaba alıp mayalı karışımı ekliyoruz. Bir kaşıkla veya elimizle iyice karıştırıyoruz. Hamur toparlanıp ele yapışmayana kadar un ilave ederek 8-10 dk yoğuruyoruz. Yumuşak bir hamur elde edince üzerine temiz bir bez örtüp mayalanmaya bırakıyoruz. Hava sıcak olduğu için ben 20-30 dk bekledim ve çok güzel kabardı.
Bu arada bir kasede haşhaş ezmesi, pekmez ve suyu iyice karıştırıyoruz.
Hamurumuz hazır olunca 4 eşit parçaya kesiyoruz. Her parçayı çok ince olmayan bir şekilde açıyoruz ve iç harcımızı hamurumuzun her yerine sürüyoruz. Üzerine biraz ceviz serpip hamurun geniş kısmından sarmaya başlayarak rulo yapıyoruz. Yaptığımız bu ruloyu 2 parmak eninde eşit parçalara kesip yağlı kağıt serilmiş tepsiye kesik kısımları yukarı bakacak şekilde diziyoruz. Tüm bezelere aynı işlemi uyguladıktan sonra 200 derecede ısınmış fırında pişiriyoruz. Dilerseniz üzerlerine birkaç damla su ile karıştırılmış yumurta sarısı sürebilirsiniz.
Afiyet olsun.
26 yaşında biri nasıl olur da kendini tanıyamaz söyleyin bana? Ben mi çok yaşadım sanıyorum, tecrübe edindim hayatta sanıyorum, yoksa bu 26 yıl daha bir hiç mi bilemiyorum. Ben ki; ilkokul hayatı boyunca tenefüslerde çok nadir bahçeye çıkmış, mahallede kendinden küçük erkek çocuklardan dayak yiyen, lisede 2-3 kişi dışında arkadaş edinememiş, hatta ilk hafta sınıfıma alıştım diye, daha sonradan teklif edilen okulun "anadolu" kısmına geçmeyi reddetmiş, üniversite 1. sınıfta okulun kantinine, bahçesine gitmemiş, anca 2. sınıfta arkadaş zorlamalarıyla kantine girdiğinde, kantinciden yeni kız muamelesi görmüş, hep karşılıksız aşık olmuş, öylece uzaktan bakmış, okul bitip de İstanbul'a gelince bir minibüsle babaannesine gitmeye çekinen, yanında biri olmadan dışarı çıkamayan, 2-3 yıl boyunca evde oturup online oyunlar oynamış, tüm gençliğini pısırık biri olarak geçirmiş, asosyal kıvamında bir insanım. Bu benim en çok görünen yüzüm. Çevremdekilerin gördüğü..
Bir de şöyle bir Deniz var çok az insanın gördüğü; içi içine sığmayan, sürekli yeni şeyler denemek isteyen, hala tasarımcılık hayalleri kuran, hatta artık "bir gün iç çamaşırı tasarımcısı olacağım, seksi şeyler dikeceğim" diyebilen, gizli işler çeviren, çok agresif, sinirlendiğinde gözü dönen, patronuna postayı koyup arada ayar verebilen, asi, başkaları için kavga edebilen, alışkanlıklarını bırakamayan, hatta "iyi ki sigara içmiyorum yoksa asla bırakamazdım" diyen, iradesiz, ama son zamanlarda 10 kilo verebilmek için iradesini gerçekten zorlayabilen ve 5'ini veren :), erkek arkadaşına çıkma teklifi etmiş, mutfağa girmeye hiç üşenmeyen, tek başına artık istediği her yere gidebilen, hala kuşlar, karıncalar dahil tüm hayvanlardan korkan, depresyondan depresyona sürüklenen, kimsenin aklının hayalinin almayacağı şeyleri yapabilen..
İlk bahsettiğim Deniz hala oralarda bir yerlerde.. Zamanla değişmişsin, gelişmişsin, geçmişte öyleymiş o demeyin. O hala öyle duruyor. Arada ortaya çıkıp sen böylesin diyor. Kendini hatırlatıyor bana.
Şu sıralar kendimi sorgulamaktayım. Yaptıklarım ve göründüğüm o kadar farklı ki. Sen kimsin diye soruyorum kendime. Kimlik bunalımı dedikleri bu mu acaba? Hem bunu ergenlikte yaşamam gerekmiyor muydu benim? Orta yaş bunalımı desek, onun için de çok erken değil mi?
Ha! Haşhaşlı çörek mi? Tarifi aşağıda. Kendisi cevizle birleşince, tek kelimeyle mükemmel oldu.
Cevizli Haşhaşlı Çörek
Malzemeler
1 su brd. süt
1/2 su brd. kaynar su
1 yemek kaşığı kuru maya
2 yemek kaşığı tozşeker
1 çay brd. sıvıyağ
Un, tuz
İçi için: 1 su brd. pekmez,
4 dolu yemek kaşığı haşhaş ezmesi,
1 su brd. dövülmüş ceviz
3 yemek kaşığı su
Yapılışı: Öncelikle kaynar su, süt, maya, sıvıyağ ve tozşekeri bir kasede biraraya getiriyoruz.
Maya eriyip kabarınca, 2 su brd. unu ve 1 çay kaşığı kadar tuzu derin ve geniş bir kaba alıp mayalı karışımı ekliyoruz. Bir kaşıkla veya elimizle iyice karıştırıyoruz. Hamur toparlanıp ele yapışmayana kadar un ilave ederek 8-10 dk yoğuruyoruz. Yumuşak bir hamur elde edince üzerine temiz bir bez örtüp mayalanmaya bırakıyoruz. Hava sıcak olduğu için ben 20-30 dk bekledim ve çok güzel kabardı.
Bu arada bir kasede haşhaş ezmesi, pekmez ve suyu iyice karıştırıyoruz.
Hamurumuz hazır olunca 4 eşit parçaya kesiyoruz. Her parçayı çok ince olmayan bir şekilde açıyoruz ve iç harcımızı hamurumuzun her yerine sürüyoruz. Üzerine biraz ceviz serpip hamurun geniş kısmından sarmaya başlayarak rulo yapıyoruz. Yaptığımız bu ruloyu 2 parmak eninde eşit parçalara kesip yağlı kağıt serilmiş tepsiye kesik kısımları yukarı bakacak şekilde diziyoruz. Tüm bezelere aynı işlemi uyguladıktan sonra 200 derecede ısınmış fırında pişiriyoruz. Dilerseniz üzerlerine birkaç damla su ile karıştırılmış yumurta sarısı sürebilirsiniz.
Afiyet olsun.
26 Haziran 2012 Salı
Blog Okuma Kriterlerim
Merhaba.
Yıllardır blog okuyucusu olan biri olarak birkaç fikrimi paylaşmak istiyorum. Bloglarla tanıştığım ilk yıllarda mutfağa girmeye pek hevesli biri değildim. Henüz keşfetmemiştim o yönümü. Zaten bekar evimizde yemek pişmezdi. Bir yan apartmanda oturan ablamda yerdik yemeklerimizi abim, diğer ablam ve ben. Fırınımız bile yoktu. Sonra, baskılarım sonucu fırın almamızla birlikte daha fazla blog okumaya başladım.
Bugün de böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Kimi insan çok fazla yazı okumak istemez, fotoğraflara bakmak daha zevkli gelir. Kimi insan da yazarın kendisini, hayatını merak eder ve daha çok kendinden birşeyler paylaşanları tercih eder. İşte ben ikisinin birleştiği okuyucu tipiyim. Buna dayanarak burayı okuyacak diğer blogcu arkadaşlarıma bir "blog okuyucusu" olarak vermek istediğim naçizane fikirlerim var.
Gerek yemek bloglarında, gerek moda ve yaşam bloglarında dikkat ettiğim en önemli şey fotoğraflar ve yazım dili.
Açmamla kapamamın bir olduğu, takip etmede sıkıntı yaşadığım blogların ortak yönü özentisiz ve dikkatsiz yazılmış cümleler, minicik yayınlanmış ve flaşla çekilmiş fotoğraflar. Elbette herkes kendi zevkine göre düzenliyor blogunu. Ama bence okuyucuya hitap ediliyorsa biraz daha özen olmalı diye düşünüyorum.
Özellikle yemek bloglarında, tarif için tek bir fotoğraf yayınlanıyorsa hiç takip etmem. Ben, yemeğe meraklı biri olarak onun içini dışını merak ederim. En az iki fotoğraf olmalı bana göre. Bir genel görünüş, bir de servis görüntüsü. Ayrıca fotoğraflar biraz büyük boyutlu olmalı ki malzemeleri ve yemeği net görebilelim. Çünkü görüntü, yemek bloglarının olmazsa olmazı. Bunu değiştirmek yazınızı yayınlamadan önce küçük birer dokunuşla yapılacak kadar basit.
Tarifin içerisinde reklam olan hiçbir blogu takip etmem. Fotoğrafta gösterilebilir belki ama tarif kısmında çok itici duruyor bana göre.
Yazı için ise sadece özen ister bu gözler. Araya hiç nokta, virgül konmamış upuzun akıp giden cümleler görüyorum bazen. Tamam edebi olmasın ama bir nokta, bir virgül olsun yani.Gerçi yorumlara bakıyorum epey de var. Takip edilmiyorlar aslında. Bir kısır döngünün içerisinde varlığını sürdürüyorlar bana göre. O, ona gidiyor "canım ellerine sağlık " diyor, o da ona gidiyor hemen "çok güzel görünüyor ellerine sağlık canım" diyor. Blogculuk biraz böyle anlaşılıyor sanırım Türkiye'de. Ama herkesin kendi seçimi tabii ki.
Ha, benim yorumlarım da bu yüzden az oluyor sanırım. Kimseye gidip de ilgimi çekmeyen, hoş bir görüntüsü, bir özelliği olmayan bir post veya fotoğraf için canım çok güzel demediğimden.. Takip ettiğim, yorum yazdığım bloglar ve bana gelen arkadaşlarım genellikle özenli insanlar oluyorlar.
Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki yukarıda verdiğim cümleler herkes için geçerli değil tabii ki. Bu cümleyi her kullanan öylesine söylüyor demiyorum. Yazıldıkları yerden belli ediyorlar zaten ne amaçla yazıldıklarını. Emek verilmiş yazılmış diye birşey de yok. Verilen gerçek emek belli ediyor kendisini.
Şimdi geleyim diğer bloglara.. Moda ve yaşam bloglarını çok sık takip ederim. Fotoğraflar ve yazı hakkında herşey onlar için de geçerli. Ancak sıkıldığım tek nokta oluyor. Bazılarını takip etmeyi çok sevsem de hem fazla fotoğraf koyup hem de o fotoğraflar birbirinin neredeyse aynısı olunca içim daralıyor. Ve şu, marka olsun da nasıl görünürse görünsün olayı.. Kardeşim o platformlarla nasıl da kocaman toynaklı atlara benzediğini kimse görmüyor mu da herkes o ayakkabılara bayılıyor ve yakıştırıyor sana? Tamam burası biraz acımasız oldu. Ama böyle düşünüyorum. Kısa boyunuzla sizi kocaman toynaklı atlar gibi gösteren o ayakkabıları giymeyin lütfen. Pahalı diye yakışıyor olacak değil..
İçimden gelenleri yazdım. "Okuyucu" gözüyle ;)
Sizden de benim blogum için eleştirileri beklerim. Ne görmek istersiniz, nasıl olsun istersiniz paylaşımlarım? Neye daha dikkat etmemi tavsiye edersiniz?
Bekliyorum..
Yıllardır blog okuyucusu olan biri olarak birkaç fikrimi paylaşmak istiyorum. Bloglarla tanıştığım ilk yıllarda mutfağa girmeye pek hevesli biri değildim. Henüz keşfetmemiştim o yönümü. Zaten bekar evimizde yemek pişmezdi. Bir yan apartmanda oturan ablamda yerdik yemeklerimizi abim, diğer ablam ve ben. Fırınımız bile yoktu. Sonra, baskılarım sonucu fırın almamızla birlikte daha fazla blog okumaya başladım.
Bugün de böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Kimi insan çok fazla yazı okumak istemez, fotoğraflara bakmak daha zevkli gelir. Kimi insan da yazarın kendisini, hayatını merak eder ve daha çok kendinden birşeyler paylaşanları tercih eder. İşte ben ikisinin birleştiği okuyucu tipiyim. Buna dayanarak burayı okuyacak diğer blogcu arkadaşlarıma bir "blog okuyucusu" olarak vermek istediğim naçizane fikirlerim var.
Gerek yemek bloglarında, gerek moda ve yaşam bloglarında dikkat ettiğim en önemli şey fotoğraflar ve yazım dili.
Açmamla kapamamın bir olduğu, takip etmede sıkıntı yaşadığım blogların ortak yönü özentisiz ve dikkatsiz yazılmış cümleler, minicik yayınlanmış ve flaşla çekilmiş fotoğraflar. Elbette herkes kendi zevkine göre düzenliyor blogunu. Ama bence okuyucuya hitap ediliyorsa biraz daha özen olmalı diye düşünüyorum.
Özellikle yemek bloglarında, tarif için tek bir fotoğraf yayınlanıyorsa hiç takip etmem. Ben, yemeğe meraklı biri olarak onun içini dışını merak ederim. En az iki fotoğraf olmalı bana göre. Bir genel görünüş, bir de servis görüntüsü. Ayrıca fotoğraflar biraz büyük boyutlu olmalı ki malzemeleri ve yemeği net görebilelim. Çünkü görüntü, yemek bloglarının olmazsa olmazı. Bunu değiştirmek yazınızı yayınlamadan önce küçük birer dokunuşla yapılacak kadar basit.
Tarifin içerisinde reklam olan hiçbir blogu takip etmem. Fotoğrafta gösterilebilir belki ama tarif kısmında çok itici duruyor bana göre.
Yazı için ise sadece özen ister bu gözler. Araya hiç nokta, virgül konmamış upuzun akıp giden cümleler görüyorum bazen. Tamam edebi olmasın ama bir nokta, bir virgül olsun yani.Gerçi yorumlara bakıyorum epey de var. Takip edilmiyorlar aslında. Bir kısır döngünün içerisinde varlığını sürdürüyorlar bana göre. O, ona gidiyor "canım ellerine sağlık " diyor, o da ona gidiyor hemen "çok güzel görünüyor ellerine sağlık canım" diyor. Blogculuk biraz böyle anlaşılıyor sanırım Türkiye'de. Ama herkesin kendi seçimi tabii ki.
Ha, benim yorumlarım da bu yüzden az oluyor sanırım. Kimseye gidip de ilgimi çekmeyen, hoş bir görüntüsü, bir özelliği olmayan bir post veya fotoğraf için canım çok güzel demediğimden.. Takip ettiğim, yorum yazdığım bloglar ve bana gelen arkadaşlarım genellikle özenli insanlar oluyorlar.
Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki yukarıda verdiğim cümleler herkes için geçerli değil tabii ki. Bu cümleyi her kullanan öylesine söylüyor demiyorum. Yazıldıkları yerden belli ediyorlar zaten ne amaçla yazıldıklarını. Emek verilmiş yazılmış diye birşey de yok. Verilen gerçek emek belli ediyor kendisini.
Şimdi geleyim diğer bloglara.. Moda ve yaşam bloglarını çok sık takip ederim. Fotoğraflar ve yazı hakkında herşey onlar için de geçerli. Ancak sıkıldığım tek nokta oluyor. Bazılarını takip etmeyi çok sevsem de hem fazla fotoğraf koyup hem de o fotoğraflar birbirinin neredeyse aynısı olunca içim daralıyor. Ve şu, marka olsun da nasıl görünürse görünsün olayı.. Kardeşim o platformlarla nasıl da kocaman toynaklı atlara benzediğini kimse görmüyor mu da herkes o ayakkabılara bayılıyor ve yakıştırıyor sana? Tamam burası biraz acımasız oldu. Ama böyle düşünüyorum. Kısa boyunuzla sizi kocaman toynaklı atlar gibi gösteren o ayakkabıları giymeyin lütfen. Pahalı diye yakışıyor olacak değil..
İçimden gelenleri yazdım. "Okuyucu" gözüyle ;)
Sizden de benim blogum için eleştirileri beklerim. Ne görmek istersiniz, nasıl olsun istersiniz paylaşımlarım? Neye daha dikkat etmemi tavsiye edersiniz?
Bekliyorum..
17 Haziran 2012 Pazar
Bu Aralar Ben..
Heyecanlı projeler peşindeyim.. Bunlar tamamlanacaklar ve ne oldukları, nasıl yapıldıkları anlatılacaklar..
Sanatsal faaliyetlere katılıyorum..
Ve çoktan aldığım ama bir türlü uygulayamadığım kararları uyguluyorum..
Aklımdan çıkması gerekenleri çıkarıyorum, kalması gerekenlere özen gösteriyorum.
Çok geziyorum, fotoğraf çekemiyorum..
Yorgun ve uykusuzum..
Sinirli ve tahammülsüzüm.
Bu aralar ben bir garibim.
Sanatsal faaliyetlere katılıyorum..
Tatil istiyorum... Kafamda hiçbir şey, ruhumda hiçbir hüzün olmadan, gamsız gamsız uzanmak istiyorum kumlarda..
Aklımdan çıkması gerekenleri çıkarıyorum, kalması gerekenlere özen gösteriyorum.
Çok geziyorum, fotoğraf çekemiyorum..
Yorgun ve uykusuzum..
Sinirli ve tahammülsüzüm.
Bu aralar ben bir garibim.
8 Mart 2012 Perşembe
8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve Bugünün İronisi
Tüm kadınların Kadınlar Günü'nü kutlarım.
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Göz Göre Göre Zamanı "Hiç" Etmek
Küçükken etrafımdan sık sık duyduğum bir deyimdi "hiç etmek". Gerçi bizim oraların diline göre "hiçitmek" olurdu o. Yemeği hiçittin, kumaşı hiçittin şeklinde ve en çok da elma ve patates soyarken duymuşumdur herhalde.
Artık yemeğimi hiç etmeyip tabağımı silip süpürüyorum tabiki, alışkanlık haline geldiği için bırakamıyorum tabakta. Annemin kumaşlarından barbie bebek elbisesi yapıp, onları hiç ettiğim zamanlar da geride kaldı. Elmayı, patatesi incecik soyabiliyorum. Şimdi zamanı hiç ediyorum. Bu hayatta bana verilen en değerli şeyi... Bunalımda değilim :)) Sadece gerçekçi olmaya ve şu gün geçse de "eve gidip dinlensem" ya da "şu hafta sonu bi gelse" diyerek geçirdiğimiz günlerin boşa geçtiğini söylemeye çalışıyorum. Kapitalizme köle olarak hayatımızın yarısından çoğunu geçirdiğimiz iş yerlerimizde geçirdiğimiz zamanın, aslında sadece hiç olduğunu vurguluyorum. Bütün gününü iş yerinde harcayıp, bütün hayatını orada geçirdiğini düşünüp sitem eden milyonlarca insan vardır. Tamam para alıyoruz, bir alış-veriş olduğunu biliyoruz. Ama ne kadar adil bir alış-veriş?
Son günlerde kafamı çok kurcalayan, düşündükçe ve bu düzenin böyle gelip böyle gitmesi gerçeğiyle karşılaştıkça beni geren birşey bu konu. Bunun üzerine bir de bahsettiğim ve üzerine birkaç şey konuşmak istediğim kişilerin de "hayat böyle işte", "kim seviyor ki işini" ya da "maalesef mecburuz" gibi sözleriyle bu olayın nasıl da toplum tarafından benimsenmiş olduğunu görünce daha da çok kızıyorum. Ya da evine, ailesine fazla vakit ayıramamasıyla ilgili şunu söyleyenler de var "ama iyi böyle, en azından çok karşılaşmıyoruz, evde hır gür çıkmıyor." Belki evdeki hır gürün sebebi de birlikte güzel vakit geçirecek zamanınızın olmamasıdır?
Bize dayatılanları böylesine kabullenmiş olmamızdan dolayı çok sıkılıyorum.
Ha deseniz ki "ee ne yapıyosun peki bununla ilgili?" Gelecekteki bir güne kadar "kabulleniyorum" ve o kızdığım sözleri söyleyen insanlar gibi oluyorum...
Artık yemeğimi hiç etmeyip tabağımı silip süpürüyorum tabiki, alışkanlık haline geldiği için bırakamıyorum tabakta. Annemin kumaşlarından barbie bebek elbisesi yapıp, onları hiç ettiğim zamanlar da geride kaldı. Elmayı, patatesi incecik soyabiliyorum. Şimdi zamanı hiç ediyorum. Bu hayatta bana verilen en değerli şeyi... Bunalımda değilim :)) Sadece gerçekçi olmaya ve şu gün geçse de "eve gidip dinlensem" ya da "şu hafta sonu bi gelse" diyerek geçirdiğimiz günlerin boşa geçtiğini söylemeye çalışıyorum. Kapitalizme köle olarak hayatımızın yarısından çoğunu geçirdiğimiz iş yerlerimizde geçirdiğimiz zamanın, aslında sadece hiç olduğunu vurguluyorum. Bütün gününü iş yerinde harcayıp, bütün hayatını orada geçirdiğini düşünüp sitem eden milyonlarca insan vardır. Tamam para alıyoruz, bir alış-veriş olduğunu biliyoruz. Ama ne kadar adil bir alış-veriş?
Son günlerde kafamı çok kurcalayan, düşündükçe ve bu düzenin böyle gelip böyle gitmesi gerçeğiyle karşılaştıkça beni geren birşey bu konu. Bunun üzerine bir de bahsettiğim ve üzerine birkaç şey konuşmak istediğim kişilerin de "hayat böyle işte", "kim seviyor ki işini" ya da "maalesef mecburuz" gibi sözleriyle bu olayın nasıl da toplum tarafından benimsenmiş olduğunu görünce daha da çok kızıyorum. Ya da evine, ailesine fazla vakit ayıramamasıyla ilgili şunu söyleyenler de var "ama iyi böyle, en azından çok karşılaşmıyoruz, evde hır gür çıkmıyor." Belki evdeki hır gürün sebebi de birlikte güzel vakit geçirecek zamanınızın olmamasıdır?
Bize dayatılanları böylesine kabullenmiş olmamızdan dolayı çok sıkılıyorum.
Ha deseniz ki "ee ne yapıyosun peki bununla ilgili?" Gelecekteki bir güne kadar "kabulleniyorum" ve o kızdığım sözleri söyleyen insanlar gibi oluyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










