30 Nisan 2015 Perşembe

Çikolatalı Krepler

Günaydınlar!
Erkenciyim bugün. Çünkü bir kahvaltılık paylaşacağım. Kahvaltımı henüz yapmadan, belki bugün elektrikler gider korkusuyla hızlıca yazıp kaçacağım.
Geçenlerde yine bir Pazar kahvaltısında yaptığım kreplerimi paylaşacağım bugün. Çikolatalı krepler.
İçinde fıstık ezmesiyle çok nefis oldular.
Ben genelde kahvaltılarda tuzluculardanımdır. Pek şekerli şeyler yemem. Ama bazen de canım bir çilek reçeli ister, bir pancake ister, çikolata, fıstık ezmesi ister ki tüm kahvaltımda onları yerim. Bu da öyle, çikolata istediğim bir gündü.
 
Çikolatalı Krepler
Malzemeler
1 yumurta
3/4 su brd. un
1 su brd. süt
1 tatlı kaşığı kakao (ben Dr.Oetker Gourmet kullandım, diğerleri daha açık renk kalacağı için fazla kullanmanız gerekebilir)
1 yemek kaşığı Nutella veya başka bir sürülebilir çikolata
1 yemek kaşığı tozşeker
1 çimdik tuz
 
Yapılışı
  • Sütü, şekeri ve yumurtayı çırpma teliyle iyice çırpın. Unu, kakaoyu, tuzu ve çikolatayı ekleyip iyice karıştırın.
  • Orta büyüklükte bir yapışmaz tavaya çok az sıvıyağ damlatın ve peçete ile bu yağı tavanın her yerine sürün.
  • Birer kepçe (kepçenizin büyüklüğüne göre ölçünüzü ayarlamanız lazım) karışımı tavaya dökün ve her yerine dağıtarak pişirin. Diğer tarafını çevirin ve o tarafı da pişirin.
  • Pişen kreplerin arasına fıstık ezmesi veya reçel sürüp, meyvelerle birlikte yiyebilirsiniz.

Afiyet olsun!
 
Görüşmek üzere.
 



24 Nisan 2015 Cuma

Karnabahar Lokmaları

Merhabalar.
Biraz hastayım bugün. Ofiste çıngar çıkarasım var^^ Bir kaza olmadan eve atmak istiyorum kendimi.
Sinüzitim coştu yine. Gözümdeki gözlük bile fazla geliyor. Geçen gün, bu güzelmiş, öncekine göre hafif dediğim gözlüğü taşıyamıyor şuan burun kemerim. Gözlerim de şişti. Başım da ağrıyor. Nefes de alamıyorum. Bitmişim ben! Zaten dün de fırında sütlaç yapıyorum diye mahvettim fırını :( Çok mu doldurdum kaseleri naptıysam bir türlü kızarmak bilmedi. Bir de altındaki su dolu tepsiyi de aldım batırdım bütün fırını. Onu temizliyorum diye bütün kollarım bacaklarım çiğ olmuş ağrıyor :(( Sütlaçlarım da yarıya indi :((
Ama keyifliyimmmmm yine deeeee :)) Bir haftanın daha sonuna geldik çünkü. Vııızztttt! diye geçecek olsa da önümüzde bir hafta sonu var bizi bekleyen.
Geçen hafta sonu kendime ziyafet verdim yine. Sezonu bitmeden siz de yapın, beğenin diye hemencik yazasım vardı bu tarifi ama araya başka şeyler girdi ve bugüne kaldı. Neyse ki söz verdiğim gibi bu hafta bitmeden yayınlıyorum.
Karnabahar lokmaları. Aslında yabancı abilerimiz, ablalarımız bunlara "cauliflower tots" demişler.  Tots 'yudum' demek olduğu için ben de onu 'lokma' diye çevirerek yazmak istedim tarifimde. Köfte diye de çevirebiliriz.
Epey bir süre önce Pinterest'te rastlamış, görmüş, beğenmiş, kendime yar edeceğim bir gün seni demiştim bu tarif için. Eh zamanı da gelmiş, geçiyordu bile. Neyse ki sonunda denedim. Tabi rahat durmadım, sitedeki tarife bir de patates ekledim. Çünkü tek başına karnabahar fikri dürttü beni biraz. Ama iyi ki denemişim. Çok sevdim ve hafta içi tekrar yaptım. İlk yaptığımda dondurucuya attığım ekmek içlerini kullandım, ikincisinde ise galeta unu. Tek fark; ilk harcım daha suluydu pişmeden önce, ikincisi ise daha kuruydu. Tabi galeta unuyla olanı daha kolay şekil aldı, daha kuru olduğu için. Ama tatlarında ve piştikten sonraki yapılarında bir fark olmadı. İkisiyle de deneyebilirsiniz.
Bu tarif "aman canım bugün tencere yemeği yemeyelim" dediğinizde kızarmış tavuk yanına yapabileceğiniz, ya da benim gibi film izlerken ketçaba, mayoneze bana bana atıştırabileceğiniz bir tarif.
Karnabahar Lokmaları
Malzemeler (2 kişilik)
1 cup pişmiş, kıyılmış karnabahar
1 adet küçük boy soğan
1 adet küçük boy patates
1 yumurta
1/2 cup ekmek içi veya 2 yemek kaşığı galeta unu
Birkaç dal maydanoz
1 yemek kaşığı kadar tulum peyniri veya otlu peynir veya cheddar peyniri
1/4 çay kaşığı karabiber
1/2 çay kaşığı kekik
Tuz

Yapılışı
  • Öncelikle karnabaharı çiçeklerine ayırın ve buharda pişirin. Hafif diri kalmalılar. Pişen karnabaharları bir peçete üzerinde kurutun. Birkaç dakika bu şekilde soğutun. Sonrasında bıçakla incecik kıyın. Rondo veya robot kullanırsanız da çok ufalanmasına izin vermeyin.
  • Patatesi soyun ve rendeleyin. Bir kaseye alıp üzerine biraz tuz serpin ve karıştırın. Bu şekilde beklemeye bırakın.
  • Soğanı incecik doğrayın ve 1 yemek kaşığı kadar sıvıyağda pişirin. Renk değiştirmeden ocaktan alın.
  • Patatesler iyice suyunu saldığında elinizle bastırarak tüm suyunu sıkın.
  • Maydanozu incecik kıyın.
  • Bütün malzemeleri (soğanı yağıyla birlikte, zaten bir şey kalmıyor pek) bir kaba alıp bir kaşıkla iyice karıştırın.
  • Bir tatlı kaşığı dolusu malzemeyi avucunuzda sıkarak şekillendirin ve yağlı kağıt serili tepsiye dizin. Tüm malzemeyi bu şekilde şekillendirerek bitirin (benim harcım suluydu, suyunu biraz sıkarak devam ettim, galeta unu kullanırsanız çok sulu olmayacaktır.)
  • Önceden 200 derecede ısınmış fırında 10-15 dk altları kızarana dek pişirin. Üstleri henüz kızarmamışsa tepsiyi çıkarıp terslerini çevirin ve bu şekilde biraz daha kızarmalarını sağlayın.
  • Sıcak veya soğuk olarak yiyebilirsiniz.
Afiyet olsun!
Keyifli, bol güneşli hafta sonları dilerim.
Sevgiler.

22 Nisan 2015 Çarşamba

İçimdeki Deniz -3

Aşağıda yazdıklarım benim özel hayatım hakkındadır. İlgilenmeyenler lütfen devam etmeyip sağ üst köşedeki x'e tıklasınlar.
İlk kısmı buradan ve ikinci kısmı buradan okuyabilirsiniz.
...
Benim bu dönemde yaptığım okula gitmiş olmak için gitmek gibi olsa da, bir nevi kaçış alanımdı okul. Çünkü anne ve babamın arası da iyi değildi ve sık sık tartışıyorlardı. Dışarıdan bakan biri olarak annemi haklı görüyor ve tartışmalara dahil oluyordum. Böylece babamla aram daha da açılıyordu. Her akşam aynı tartışmaların, özellikle sofrada yaşanması beni deli ediyordu. Artık evde huzurlu bir ortam yoktu. Gün geçtikçe babama karşı öfkem büyüyordu ve ben bu öfkeyi o zamanlar nefret olarak adlandırıyordum. Zamanın geçmesini ve oradan kurtulduğumu hayal ediyordum her gece.
Böyle sıkıntılar yaşıyor olsam da okulda daha canlıydım. Okulun koşu takımına katılmıştım, artık daha çok dışarıda oluyordum. Ancak bu kadar fazla dışarıda olmak Tosya'da hoş karşılanmayabilirdi de. Boş derslerde veya okul çıkışında kendimizi pastanelere atıyorduk. Tabi orada cafeler olmadığı için birkaç masası olan, müzik çalan pastaneler gidebileceğimiz tek yerlerdi. Bu Coğrafya öğretmenimizin dikkatini çekmiş olmalı ki; bir gün arkadaşımla çarşıda dolaşırken babama rastladık. O sırada Coğrafya öğretmenimiz de arkamızdaymış. Babamla tanıştıkları için, onun beni azarlayacağını sanarak hemen ona şikayet etmeye başladı. Ama babam o tür şeylere takılan biri değildi. Kötü bir şey yaptığımı gözüyle görmediği sürece kızacak tipte biri değildi. Hiçbir çocuğuna öyle olmamıştı. Gülüp geçmişti tabii ki. Gerçi ben o akşam, evde sorar mı acaba nedir bu öğretmeninin söylediği diye de düşünmedim değil. Böyle bir durumla son karşılaşmam değildi ama bu. Lise 3'teyken sanırım, bir gün müdürün beni çağırdığını söylediler. Hayatımda ilk (ve son) kez müdür tarafından odasına çağırılıyordum, hatta öğretmenler odasına bile girmemiştim hiç. O kadar korkak ve o kadar da kurallara uyan bir öğrenciydim. Hiç bir zaman kurallara uygun olmayan bir şeyi bilerek yapmazdım. Sessiz, sakin, etliye sütlüye karışmayan, derslerinde başarılı (lisede) bir öğrenciydim. Pısırıktım. Şaşırmıştım elbet, korkmuştum da. Meğer müdür beni sokakta bir erkekle yürürken görmüş, veya başkası görüp ona söylemiş bilmiyorum. Bana komik ve rahatsız edici gelmişti ama oralar için normaldi elbette. Teneffüslerde de bir erkekle tek başına olamazdın. Alışmış olmam gerekirdi ama bana bir erkekle yürüdüm diye, hele ki o yaşta, evlilikten bahsetmesi çok sinir bozucu gelmişti. Yürüdüğüm kişinin kim olduğunu, nereden tanıdığımı bile sormadan o kişiyle evlenip evlenmeyeceğimi, burada kalıp kalmayacağımı sormuştu. Düşünebiliyor musunuz? Yürüdüm diye. Hem de bir eğitimci. İşin aslını, o kişinin tanıdığım biri olduğunu ve merhabalaştığımızı, çok kısa bir mesafe yürüdüğümüzü anlattım. Ve hayır, Tosya'da kalmak gibi bir niyetim yoktu. Evlenmek mi? Bu yaşta henüz düşünmemiştim bile, çok erkendi. Biraz ukala konuşup onu rahatsız etmiştim ama o da girmemesi gereken bir alana girdiğini anlamış, beni rahat bırakmıştı. O günden sonra tabii ki dışarıda bir erkekle yan yana gelmemeye çalıştım. Bir erkekle yan yana geldim diye adım çıkabilirdi bu küçük kasabada.
Tosya'nın bu ilginçlikleriyle dolu günleri okul- kütüphane- arkadaş evi- ev arasında gayet güzel ilerliyordu. Hatta öyle güzeldi ki depresyonum, kafamda açtığım ve yeni yeni dolan boşluk dışında nihayet sonuna gelmiştim bu üç yılın. Tartışmalarla, sinir harpleriyle, zorluklarla, eğlenceyle, platonik aşklarla, her zaman özleyeceğim arkadaşlarla dolu üç yıl bitmişti. Hayallerim artık aklıma gelmiyordu. Başlayamadan bitmişti zaten stilistlik hayalim. Artık üniversite zamanıydı ve ben boş vermişlikle yine kolayı seçip, hiç sınava bile girmeden, yata yata geçmiştim Kastamonu'daki 2 yıllık üniversiteye. Üniversite hayatım da çekingenliğim ve huylu kişiliğim sayesinde zor geçmişti. Okulun ilk yılında ne okulun, ne yurdun kantinine tek başıma adım atmamıştım. Herkes bana bakacak diye ödüm kopuyordu. Biri adımı söylediğinde suratım kıpkırmızı oluyordu. Bu iki yılda da almam gereken eğitimi almıştım ve uzattığım derslerimle artık evime dönebilirdim. Evim olacak yer Tosya değildi tabii ki. Nasıl karar verdik hatırlamıyorum ama İstanbul'a ablam ve abimin birlikte yaşadığı eve yerleştim. Bundan sonra ne olacağını bilmeden, düşünmeden yeni hayatıma başladım. Birkaç yıl çalışmadan evde oturdum. Ne yapacağımı bilmiyordum çünkü. Ve korkuyordum iş hayatından. Bu rahat birkaç yıl sonrasında, beni asla mutlu etmeyecek, otomatik bir makine gibi işe gidip geleceğim, şu an tam da içinde bulunduğum dönem başlamıştı. Bu dönemde arada  bir hayallerimi düşünüp adım atmak istediğim olacak, ama hem maddi sebepler yüzünden, hem alışkanlıktan ve üşengeçlikten bir türlü adım atamayacaktım.
Hep kolayı seçmem beni ne zamana kadar engelleyecek bilmiyorum. Tüm hayatım böyle boş geçirdiğim zamana olan pişmanlığımla mı geçecek? Ne zaman gerçekten ne yapmak istediğimi düşünüp harekete geçeceğim? Kafamda bunun gibi onlarca soruyla, her sabah kalkıp bitmedi mi hala diyerek yola çıkıyorum, kim bilir belki de benimle aynı düşüncelere sahip onlarca kişiyle birlikte otomatik hayatıma devam ediyorum.
Ancak bana şimdi gelip sorsanız, hayatının en güzel dönemi hangisiydi, en çok nereyi özlüyorsun deseniz.. Tosya'yı, o yaşadığım 3 yılı özlüyorum derim. Hayatımın en samimi, en güzel 3 yılı olmuştu orada geçirdiğim zaman. O yıllarım, benim hem en mutsuz, hem de en mutlu olduğum yıllarımdı. Belki de orada kurduğum dostlukları, arkadaşlarımı özlüyorum diye düşünüyorum bazen ama Tosya da, oranın kendine has, şafak vakti otobüsten indiğinizde burnunuza çarpan, yeşil, sabah karışımı durgun kokusu da burnumda tütüyor nedense. Bir koku ne kadar tarif edilebilir bilemiyorum ama o kokuyu düşündüğümde aklıma bunlar geliyor. Okulumu gördüğümde, çarşıda dolaştığımda her ne kadar yabancı gibi hissetsem de bir yandan da buralar benim duygusu oluyor içimde.
Ve uzun zaman önce babamla aramız kendiliğinden düzeldi. Üniversite yıllarımda ayrı kalışımızla başlayıp, sonrasında da senede birkaç haftadan fazla görüşemiyor olmamız onu özlememe sebep oluyordu. O da, ben de çok değiştik bu süre içerisinde. Yaşlanmak ikimize de iyi geldi. Ben şimdi daha yumuşağım tavırlarımda, hala hataları, tepkileri beni kızdırsa da eskisi gibi sert bir şekilde yargılamıyorum. En azından lise yıllarımda hissettiğimin nefret olmadığını çözdüm. O da her ne kadar kişiliğini değiştiremese de daha dikkatli, daha sevecen, daha ilgili. Onun, duygularını göstermeye başlaması oldu belki de bendeki duvarı kıran.
Şimdi en büyük pişmanlığım dediğim şey, o zamanlar yaptığım seçimlerin gelişigüzel olması. Zaman geçti ve artık sadece bir şeylerden taviz vererek ulaşabilirim hayallerime. Gerçi hayalim ne henüz bilmiyorum. Benim gibi çabuk sıkılan, tembelliği seven biri ne ile mutlu olabilir bilmiyorum.
İşte böyle dostlar. Baştan sanki çok önemli bir olaya gidiyormuş gibi heyecanlı başlayıp, sonunda sizi böyle hayal kırıklığına uğrattığım için kusura bakmayın :) Aklıma estiği gibi anlık yazıyorum ve bütün anlattıklarım, size öyle gibi görünmese de benim hayatımda büyük etkilere sahip olmuş şeylerdir. 
Hem kim demiş yazımın bir mesaj vermediğini? İçinde çok önemli bir mesaj var, yaşadıklarımı hissedene, annelere, babalara, çocuklara, anlayabilene..

Sevgiler.

20 Nisan 2015 Pazartesi

Yeşil soğanlı, Peynirli Gözleme

Merhabalar!
Herkese güzel, parlak, sağlıklı ve mutlu bir hafta dilerim.
Bu hafta sık sık yazacağım çünkü vakitlerini geçirmek istemediğim birkaç tarifim var. Son iki hafta sonlarında epey çalıştım mutfakta. Bakmayın çalıştım dememe, hepsi de karnım acıkınca hedefime kilitleniyor oluşumdan ortaya çıkan tarifler. En pratiğiyle başlayacağım bugün.
Önce elde açma hamurla yapmak için yerimden kalktığım, ama mutfağa varınca karşılaştığım hüzünlü sahne (aşağıda o sahneyi görebilirsiniz) sonucu, neyse ki evde taze yufkalarım var diyerek rahat bir nefes aldığım yeşil soğanlı, peynirli gözlemelerim.
Aslında bu gözlemeleri yeşil soğanlı yapmak zorundaydım. Ablamın bir akşam, canım yeşil soğan istedi gelirken alsana demesiyle koca demet yeşil soğanı -ki güya en azını seçtim, ama hepsi aynıydı, alıp eve götürdüm. Tabi ablamın yiyeceği 3-5 dal, neyse o da git gel epey yemiş. Ama bir hafta geçti, ikinci haftaya ben başladım bunlar yine mi çöpe gidecek diye düşünmeye. Ona kat, buna kat, her şeyi yeşil soğanlı yemeye başladım ama bir dal iki dal tabi benim kullandığım da. Bitmek bilmiyor o da. Bu gözlemeleri de yeşil soğanı kullanmak için yaptım yani. Artık ikinci haftanın sonunda söylene söylene tüm yeşil dalları bitirdik. Ama hala sapların çoğu duruyor dolapta. Her şeyi yeşil soğanlı yemeye devam yani.. Hayır anlamıyorum neden bunları daha küçük demetler halinde satmazlar ki? İki kişi yaşayan veya tek yaşayanlar yeşil soğan yiyemeyecekler mi? Ya da alıp çöpe mi atalım içimiz sızlaya sızlaya? Uyuz oluyorum işte buna. Ispanak da öyleydi eskiden. Neyse ki bazı yerlerde kök kök satmaya başladılar. Marul, kıvırcık da öyle sürünüyor bizim evde. Tamam onlar doğası gereği büyük oluyorlar ama bizi de düşünün yauv :P
Evet içimi de döktüm güzelce, şimdi tarife geçebilirim :)
Bu arada bu  gözlemeleri yaparken çeyrek yufkayı nasıl istediğim gibi, düzgünce kare şeklinde ve içli kısmın tek kat kalmayacağı şekilde katlayacağımı da öğrendim, çok gururluyum^^ Yufkayla gözleme yaparken hep içime oturmuştur içli kısmı tek kat bırakmak. Katlarken hep üste koyardım çünkü yandaki kısımları.
Yeşil soğanlı, Peynirli Gözleme
Malzemeler
Yufka
Beyaz peynir
Kaşar peyniri rendesi
Yeşil soğan
Sıvı yağ

Yapılışı
Öncelikle yeşil soğanı doğrayın. Ezilmiş beyaz peynir, rendelenmiş kaşar peyniri ve çok az sıvıyağla birlikte karıştırın. Dilerseniz pul biber de ekleyebilirsiniz.
Bir yufkayı 4'e bölün. Çeyreklerden birini önünüze orta-üçgen ucu sağda kalacak şekilde serin. Ortasına kare şeklinde iç harçtan yayın.
1. aşamada olduğu gibi üst ucu katlayın ve 2. aşamadaki gibi kalan kısmı katlayın.
3. aşamadaki gibi soldaki kısmı da katlayın ve 4. aşamadaki şekilde de katladıktan sonra, altta kalan katlanmamış kısmı yufkanın altına doğru katlayın. Katladığınız kısım üstte kalacak şekilde ters çevirin.
Kalan uçları arada kalan katların içine kıvırın. Hiç bir uç açıkta kalmayacak ve içli kısım katların ortasında kalacak.
Çok az yağlanmış tavada, kısık ateşte, her iki tarafını da pişirin.

İşte böyle. Yanına çay, domates, biber, zeytin, yumurta.. En güzel kahvaltı.
Afiyet olsun.
Bu da yukarıda bahsettiğim hüzünlü sahne. Markete gitmeye üşenen biri için en hüzünlü şey böyle dibi gelmiş paketlerle karşılaşmak :S

Görüşmek üzere.

19 Nisan 2015 Pazar

Bademli ve Hindistancevizli Trüf / Şekerleme

Geçenlerde bahsetmiştim ya artık harcamalarıma dikkat edeceğim, para biriktireceğim, gezeceğim tozacağım tutmayın beni diye. Hah işte "para biriktirmeye başladım" demeyeceğim maalesef.
Her zaman olduğu gibi yapacağım dediğim şeyin tam da tersini yapıyorum yine. Bol bol gereksiz ıvır zıvır alıyorum, mutlu ediyorum kendimi :) Bilerek değil tabi, şimdi farkına vardım bunun da tam tersini yaptığımı.
Şöyle ki; bu şahıs ne zaman kesinlikle şunu yapmalıyım dese tam da tersini yapıyor. Hayır, isteyerek değil. Olaylar öyle gelişiyor. Ya da bilinçaltı bir güzel oynatıyor kendisini ve tersini yapmasını sağlıyor, bilemiyorum. Ne zaman şu zamana kadar kilo vermeliyim, bu hafta işyerinde salata yiyeceğim, bu akşam yemek yemeyeceğim gibi şeyler düşündüğümde, -ki aklımdan geçmesi yeterli, daha çok yiyorum. Hep aç hissediyorum, ya da olaylar öyle bir gelişiyor ki o gün ziyafet oluyor ve ben de katılıyorum mecbur^^
İşte o gün de o lafı dedim ya, bir açıldım pir açıldım. Gerekli bir sürü şey satın aldım. Tamam birkaçı gerekliydi gerçekten ama mesela geçenlerde yaptığım IKEA alışverişi hiç de gerekli değildi. Hava alayım, bir kaç tane de mutfak havlusu almam gerek, gitmişken halledeyim dedim. Aman onlar da öyle cici şeyler getirmişler ki, 3 lira 5 lira derken coşturmuşum çantayı.
Neyse aldık madem kullanmak gerek diyerek, hatta sırf onu kullanabilmek için şekerlemeler yapmaya karar verdim. Zaten dolapta bekleyen, beni biraz hayal kırıklığına uğratan eritme şekerlerimi de kullanmak gerekiyordu yavaş yavaş. Bir de, bununla ne yapsam diye düşündüğüm kavrulmamış bademlerimi sonunda kullanabilirdim. Bir de, alıp da masaya fırlatıverdiğim ve iki haftadır dokunmadan aynı şekilde beklettiğim iki paket hindistancevizi vardı. Hepsini birleştirdim işte :))

Bademli ve Hindistancevizli Trüf / Şekerleme
Malzemeler
1/2 cup kavrulmamış badem
1/2 cup hindistan cevizi
1/2 cup pudra şekeri
1-2 damla badem aroması
2 yemek kaşığı krema
Dış kaplama için renkli eritme şekeri 
(Beyaz çikolata renklendirilerek veya bitter ve sütlü çikolatalar ile de yapılabilir)

Yapılışı:
Öncelikle tencerede biraz su kaynatın. Hemen yanına da soğuk su dolu bir kap hazırlayın. Bademleri kaynar suya ekleyip 30 sn kadar bekletin.
 Bir kevgirle bademleri süzün,
Hemen yandaki soğuk suya bırakın.
Bademleri tek tek çıkarıp parmaklarınızla sıktığınızda kabukları soyulacaktır.
Soyulan bademleri temiz bir havluyla kurutun. Birkaç dakika bu şekilde bekletin, üzerindeki nem gitmeli.
Bademleri rondoya/mutfak robotuna alın, hindistan cevizi ve pudra şekerini ekleyin.
 Rondoyu yüksek ayarda 1-2 dakika, kısa aralıklarla çalıştırın. Tüm malzemeler incecik olmalı.
 Karışıma kremayı ve badem aromasını ekleyin ve bir kaşıkla iyice karıştırıp hamur haline getirin.

Eritme şekerlerini benmaride eritin. Kalıpların her birine birer çay kaşığı dolusu bu şekerden koyun. Çay kaşığının arkasıyla kalıbın her tarafına güzelce sürün. Buzdolabında 5-6 dk donması için bekletin.
Badem hamurundan fındık büyüklüğünde parçalar koparıp elinizde yuvarlayın ve kalıplara yerleştirin. Son olarak üstlerini de şekerle kapatın. Güzelce düzleyin üstlerini ve donması için buzdolabında beklemeye bırakın. 10-15 dk sonra, şekerler iyice donduktan sonra kalıbı ters çevirin ve hafifçe her bir tepeyi iterek şekerin kalıptan ayrılmasını sağlayın. Eğer ayrılmıyorsa kalıbı yavaşça bükerek çikolatanın kenarlardan ayrılmasını sağlayın. Tekrar alttan iterek çıkarın. Kolayca ayrılacaktır. 

NOT:
  • İçerisinde krema kullanıldığından buzdolabında bekletilmeli ve 3 gün içerisinde tüketilmelidir.
  • Kullandığım eritme şekerleri yurtdışında Candy Melts adıyla satılıyor. Türkiye'de rastlamadım. Ben elimdekileri değerlendirme amacıyla onları kullandım ancak çikolata çok daha güzel olacaktır bu tarifte. Beyaz çikolatayı renklendirerek de renkli şekerlemeler yapabilirsiniz.

16 Nisan 2015 Perşembe

İçimdeki Deniz - 2

Aşağıda yazdıklarım benim özel hayatım hakkındadır. İlgilenmeyenler lütfen devam etmeyip sağ üst köşedeki x'e tıklasınlar.
Bir önceki kısmı buradan okuyabilirsiniz.
...
Tosya'ya vardığımda artık anne ve babamla yalnızdım. Okul seçimi ve kayıt işlemleri de tamamlandıktan sonra benim için kabus dönmek üzereydi.
O gece uyuyamamıştım bile. Bir yandan korkuyordum bir yandan da heyecanlıydım. Bütün kıyafetlerimi tam olarak giymiştim. İlk gün olduğu için babam da benimle birlikte okula gelmişti. Bir köşeye geçmeden önce bana "herkese merhaba de, günaydın de, çekingen davranma" demişti. Babamın bu tavsiyesi bana o zamana kadar söylediği en içten şeydi. Babam gittikten sonra onun tavsiyesine uyup birkaç kıza günaydın demiştim. Bu biraz olsun beni rahatlatmıştı.
O gün alışılmadık şeylerle karşılaşmıştım. Mesela orada öğrenciler üçerli sıra oluyordu ve önde kız öğrenciler duruyordu. Yine sınıflarda kız öğrenciler ön sıralara oturtuluyodu ve kızlar kravat yerine arma kullanıyordu. Çoğu kız öğrenci başlarında eşarpla geliyor, zil çalmadan önce bir köşede çıkarıyorlardı. Bu bana en ilginç geleniydi çünkü ilk kez okula başı kapalı gelen kızlar görüyordum.
İlk günden diğer kızların yakınlığı sayesinde arkadaş edinmiştim. Artık rahatlamıştım biraz olsun. İlerleyen günlerde, bu rahatlığı, alıştığım sınıfımı, arkadaşlarımı ve üstesinden yavaşça geldiğim sorunların başka bir sınıfta tekrarlanmaması için, müdürün, İngilizce ve bilgisayar ağırlıklı Anadolu Ticaret bölümüne geçme teklifini reddetmiştim.
Günler okulda kolay geçiyordu. Korktuğum şeyleri çok yaşamamış, biraz da İstanbul'dan gelmiş olmanın verdiği forsla rahatlamıştım. Bu, orada küçük de olsa bir avantajdı.
Evde olduğumda sıkılıyor, bunalıyordum. Tüm vaktimi Tv izleyerek ya da ders çalışarak geçiriyordum ama bir huy geliştirmiştim; annemi etrafımda görmek istiyordum. Sesini duymalı, en azından nerede olduğunu an be an bilmeliydim. Yakın komşular toplanıp genelde bizim kapının eşiğinde otururlar, sohbet ederler, bu sırada akşam yemeği için hazırlıklarını yaparlardı, fasulye ayıklamak, sebze soymak gibi.. Annemin sesini duyamadığımda panikle cama koşar bir kontrol ederdim. Göremediysem seslenirdim. Eğer uzun süre ortaya çıkmadıysa döndüğünde bağırır çağırırdım. O da arada bir söylense de bunu hoş karşılıyordu.
Uyku problemi yaşamaya başlamıştım. En kötüsü de, ne zaman başladı bilmiyorum ama bugüne kadar süren, saçlarımı koparmak gibi kötü bir huy daha edinmiştim. Saçlarımı kopardığımı farkettiğimde anlamıştım depresyona girdiğimi. Annem bunu farketmiş olmalıydı, çünkü oturduğum yerde, genellikle hep aynı yere atıyordum kopardığım saçlarımı ve görünemeyecek miktarlarda da değildi bu yığınlar. Gelip giden ablalarım da farketmişlerdi ve beni uyarıyorlardı yapmamam konusunda, çünkü elim sürekli başımda koparacak saç seçiyordum. Ama bu tırnak yemek gibi bağımlılık yapan bir olaydı ve bırakamıyordum, elimi iki dakikalığına çeksem de farkına varmadan tekrar götürüyordum. Hatta hep aynı yerden kopardığım ve yeni çıkanları da banyoda aynanın karşısında cımbızla kopardığım için ceviz kadar boş bir alan yapmıştım kafamda. Okula giderken tokalarla diğer saçları oraya topluyor, görünmemesini sağlıyordum (harbi tedaviye ihtiyacım varmış değil mi?).
Tatillerde gelip giden ablalarımı, abimi çok özlüyordum. Onlar da anlaşıp aynı zamanda geliyorlardı, sanırım sıkılmamak için, ya da abim de Ankara'da okuduğu için ikisini bir arada çıkarmak istiyorlardı. Ama giderken de aynı zamanda gidiyorlardı. Bu beni biraz üzüyordu sanırım, geçenlerde bulduğum defterimdeki notlardan birinde "birlikte gelip, birlikte gidiyorlar, insan yavaş yavaş yalnız bırakır kardeşini" yazmışım. Hiç öyle sıcak, nasıl anlatayım, yakın, kaba tabirle vıcık vıcık? Öyle sarılıp koklaştığımız, oyunlar oynadığımız bir ilişkimiz olmamıştı ama alışmıştım varlıklarına. Belki de benden büyük oldukları içindi. Genelde Tv yüzünden kavga ederdik. Ablam müzik kanallarını, abim büyük çocuk çizgi filmlerini, bense Ay Savaşçısı'nı, Heidi'yi izlemek isterdim. Ama yokluklarında onlarla olmayı özlüyordum. Ne ablalarıma ablacığım dediğimi, ne de abime abiciğim dediğimi hatırlamam. Sadece babama babişko derdim. O da orta okuldaki sorunlar yüzünden düşmüştü dilimden. Her sabah yaptığımız; onun çaya, benim sıcak süte bandığım Eti Burçak keyfimizi de o zaman bırakmıştım.
Okuldaki arkadaşlarımla çok iyi anlaşıyordum. Kısa sürede birbirimize bağlanmıştık. Okulda ve dışarıda birbirimizden hiç ayrılmıyorduk. Çarşıya çıkıyorduk birlikte, mağazaları dolaşıyorduk, her yere birlikte gidiyorduk, gidecek yer yoksa çay boyu bir tur atıyorduk. Artık birbirimizin evlerine de gidip gelmeye başlamıştık. Hatta boş derslerde okuldan kaçıyorduk.
Sonraları her genç kız gibi erkeklere ilgi duymaya başladık. Birbirimize sırlarımızı, hoşlandığımız çocukları anlatıyorduk. Birlikte gizli bir dil geliştirmiştik. Rumuzlarımız vardı, radyoyu arayıp istek parça bırakıyorduk. Akşamları radyoda ismimiz kaç kere çıkacak sayıyorduk, ertesi gün kritiğini yapıyorduk, diğer sınıflardan ya da okullardan tanıdıklarımızın isteklerini eleştiriyor, dedikodu yapıyorduk.
Ama günler her ne kadar arkadaşlarımla eğlenceli geçse de, yavaştı. Bitmek bilmiyordu.
Yaz tatilleri yaklaştığında İstanbul'a gelmek için babama yalvarmaya başlıyordum. Her seferinde de inatla reddeder, gözlerini belertirdi. Sonrasında ablalarımın, eniştelerimin iknalarıyla gönderirdi beni yaz başında İstanbul'a. Ablamın evi olsa da pek rahat edemezdim ama İstanbul olması yeterliydi. Dışarı da çıkmazdım pek. Arkadaşlarım yoktu. Tosya'ya ne kadar geç dönersem o kadar iyiydi benim için. Hele yaz sıcağında ortaya çıkan, açık pencereden içeri uçarak girip, kendini lambaya çarpıp yere düşen karafatma benzeri bir böcek yüzünden yazın Tosya'da olmak fikri çok korkutucu geliyordu. Hala gittiğimde o böceğin korkusundan rahat uyuyamam.
Tosya-İstanbul arası seyahatlerimde yalnız olmaya alışmıştım, kendim gidip gelebiliyordum ama nedense İstanbul'da tek başıma hiç bir yere gidemiyordum. Bir minibüslük mesafede oturan babaannemlere ablamla gidiyordum. Benimle yaşıt kuzenimi çok sevsem de bu davranışım yüzünden sık sık görüşemiyorduk. Otobüse minibüse tek başına binmeye çekinmem, herkesin bana bakacak olması korkusundandı. Dikkat çekip, herkesin bana bakması korkum benimle 5-6 yıl daha kalacaktı..

14 Nisan 2015 Salı

Mısır Unu Keki/ Kore Usulü Mısır Ekmeği / Oksusu-ppang

Bu sabah işe gelirken Salı'dan, Pazartesi'den daha çok hoşlanmadığımı düşündüm. Pazartesi bütün korkunçluğunu ismiyle bile gözünüzün önüne sererken, Salı size haftanın daha yeni başladığını sinsi sinsi sırıtarak hatırlatıyor sanki.
Hafta sonu olsa bile farklı geçmiyor gibi geliyor artık. Zaten göz açıp kapayıncaya kadar da bitiyor. Hiç yetmiyor bana günler bu ara. Sanırım zamanımı biraz daha verimli kullanmaya çalışmalıyım. Bir sosyal aktivite de edinirsem daha çok endorfinim olur belki. Maya gibi oturup saatlerce dizi, program izlediğim için şişeceğim iyice. Geçen sene spordu, zumbaydı, yüzmeydi derken iyi olmuştu benim için. Bu sene aktivite kısmı biraz açık kaldı. Bu kış boyunca yaptığım tek aktivite koltuğuma geçip kahkahalar, çığlıklar, alkışlar eşliğinde diziler, programlar izlemek oldu. Artık bu gidişe son verip canlanmam gerekiyor yani.
Bu aralar epeydir takipçisi olduğum bir blogun tariflerini deniyorum. Kendisini bir Kore yemeği tarifi ararken buldum ve büyük fanı oldum. Onun youtube videolarını izlemek bile ayrı keyif. Tarifleri anlatışı, aksanı, sevimliliği ve neşesi beni her videosunda gülümsetiyor. Kocaman gülümsemeyle ayrılıyorum sayfasından her seferinde. Ondan bir çok şey de öğrendim. İlerleyen günlerde denediğim diğer tariflerini de paylaşacağım ama öncelikle bu mısır ekmeğiyle başlamak istiyorum. Bildiğimiz mısır unuyla yapılan bir kek desem daha doğru olur. Çünkü biraz tatlı (ancak kekten daha az tatlı). Kore yemeklerinde ilgimi çeken en büyük şey hemen hemen her yemeklerine, bal veya şeker katmaları. Epey hissedilir derecede kullanıyorlar bazı yemeklerde. İşte bu mısır ekmeği de kek niyetine yenebilecek, misafirlerinize çayın yanında ikram edebileceğiniz çok lezzetli bir tarif.
Mısır Unu Keki/ Kore Usulü Mısır Ekmeği / Oksusu-ppang
Malzemeler
2 cup mısır unu + 2 yemek kaşığı daha (orijinal tarifte 2 cup mısır unu kullanılıyor)
2 yemek kaşığı tozşeker
Yarım çay kaşığı tuz
1 yumurta
1 yemek kaşığı sıvıyağ
1 + 1/2 cup süt
1 paket kabartma tozu
1 tatlı kaşığı yumuşak tereyağı / margarin

Yapılışı
  • Kabartma tozu ve tereyağı hariç tüm malzemeyi bir kapta iyice çırpın. Biraz sulu bir karışım olacak (benim gözüme ilk hali biraz fazla sulu geldiği için 2 yemek kaşığı daha un ekledim). Bu karışımı tezgahta en az 20 dk dokunmadan bekletin (bu bekleme mısır ununun sütü biraz çekip şişmesine yardım edecek)
  • Süre sonunda karışımı tekrar karıştırın.

  • Kullanacağınız fırın kabının dibini ve kenarlarını tereyağı ile iyice yağlayın. Ben 14x14 iki kap kullandım.
  • Son olarak (fırınlamadan hemen önce) kabartma tozunu ekleyin ve iyice karıştırın. Kabı tezgaha bir iki defa vurun ve 200 derecede ısınmış fırına verin.
  • Kabarıp, kenarları ve üzeri hafif kızarıncaya kadar, yaklaşık 30 dakika pişirin.
  • Fırından çıkan ekmeğinizi ilk sıcağı geçtikten sonra, kabın kenarlarından bıçakla geçip kaptan çıkarın.
NOT: Bu tarif sadece mısır unundan oluştuğu için, yapıldığı ilk gün nemli ve lezzetli oluyor. Ancak ertesi güne kalırsa mısır unu tüm nemi çekiyor ve ekmek kuruyor. Yemesi zor, kolay dağılan, boğazdan geçmeyen bir hal alıyor. O yüzden yapıldığı gün tüketmenizi tavsiye ederim.

Görüşmek üzere,
İyi haftalar.

8 Nisan 2015 Çarşamba

İçimdeki Deniz -1

Aşağıda yazdıklarım benim özel hayatım hakkındadır. Banane senin özel hayatından, sen de kimsin gibi düşünceleri olanlar lütfen devam etmeyip sağ üstteki x'e tıklasınlar.

Hayatımda bu zamana kadar pişman olduğum, içime oturan tek bir şey var. Bu tek şey, benim tüm hayatımın yönünü etkileyen tek şey aynı zamanda.
Hiç bir zaman hırslı bir insan olmadım. Kesinlikle şunu yapacağım dediğim çok olduysa da, orta yolda kolayca vazgeçip, hiç onu düşünmemişim gibi devam edebildim. Şu şunu yapmış ben de yapayım, şunun şusu varmış benim de olsun, şu benim olmalı illa, en iyisi ben olmalıyım, en başarılısı ben olmalıyım gibi bir düşüncem hiç olmadı. Bu iyi bir şey mi peki, hayır. Hırs bir insanda olması gereken en önemli duygulardan biri. Ama her şey gibi o da kararında olmalı.
Ailenin en küçük çocuğuyum. En büyük ablalarım benden oldukça büyükler. Ben orta okula giderken en büyük ablam doğu görevini yapıp İstanbul'da çalışmaya çoktan başlamıştı, ilk yeğenim ben 10 yaşındayken doğmuştu.
Ve ben orta okula geçtiğimde önemsiz gibi görünse de hayatımda büyük rol oynayan, yine benim kişiliğimin böyle çekingen, öne çıkamayan, göze batmak istemeyen biri oluşumun zeminini oluşturan, şu sıralar yavaş yavaş üstesinden geldiğim, şimdi açıklayamayacağım bir gerçekle karşılaşmıştım. Bu sebep yüzünden okul hayatım kabusa dönüşmüş, zaten çekingen biri olan ben tamamen silik biri olmuştum.
Orta okulun sonlarına doğru annem ve babam beni de alıp memleketimiz Tosya'ya taşınmaya karar vermişlerdi. Benden büyük abim üniversiteye başlıyordu, bekar ablalarımdan biri Manyas'ta görevine başlamıştı, diğeri de çalışıyordu. Anne-babaya muhtaç tek ben kalmıştım yani.
O zamana kadar hiç düşünmemiştim meslekler hakkında. Hayatım boyunca yapacağım bir işe sahip olmam gerektiğini bilmiyordum bile, doğal olarak o yaşta. Arkadaşımın ablası sayesinde haberdar olmuştum stilistlik mesleğinden. Çok küçük yaşlarımdan beri en büyük ablamı taklit ederek çizimler yapardım. Yapışırdım ona bana kız çizsene diye. Çizdiği kız resimlerinin benzerlerini yapardım. Yavaş yavaş kendi tarzımı oluşturmuştum bile.
İşte böylece Kadıköy'deki bir kız meslek lisesinden haberdar olmuştum. Orada okumak istiyordum, stilist olacaktım. Gelgelelim ki ben hala olayların ciddiyetini kavrayamamıştım. Orta sonda bir sınava girip başarısız oldum sanırım, sonucu da bilmiyorum, zorunluluktan girmiştim sınava. Zaten okuldaki başka kaygılarımdan dolayı başarısız bir çocuktum. Ne öğretmen olan babam ve ablam, ne diğerleri, kimse bana olayın ciddiyetini anlatmamıştı. Kimse bana seçenekler sunmamıştı. Ne istediğimi sorup, benim ne olabileceğimi düşünüp bana yol göstermemişti. Hala onları bundan sorumlu tutsam da bir nebze, en büyük suçlu bendim tabii ki. Herkes kendi hayatının derdindeydi, kimseye sensin sebep diyemem. Tabi bu yazıyı okuyana kadar onlar da bu hislerimden haberdar olmadılar.
Ablalarımdan, anne-babamdan duyduğum kadarıyla Tosya çok küçük bir yerdi. Orada rahatça sokağa çıkamazdı kadınlar, genç kızlar öyle rahat giyinemezler, hatta bazıları okula da gidemezlerdi bir yerden sonra. Evet biraz abartıydı bunlar ama doğruydu da bir bakıma. Sokağa çıktığınızda başlar size dönerdi rahatsız edici bir şekilde. Herkes de birbirini tanıdığı için o gün dışarıda ne yaptığınız ailenize hatta akrabalarınıza kolayca ulaşırdı. Kendinizi kaptırıp biraz sesli gülseniz adınız kötüye çıkardı. Hele pastanelerde oturmayı düşünmeyin bile, çoktan kötü kız olurdunuz. Tabi bir erkekle dışarıda yürümeyi veya konuşmayı saymıyorum hiç. Merhaba da diyemezdiniz. Bunları oraya gittikten sonra tecrübe etmiştim tabi.
Tosya'ya gittiğimde hayat benim için çok değişmişti. Anne ve babamla kalakalmıştım. O zamana kadar fark etmediğim bir çok şeyi görmeye başlamıştım. İstanbul'da okul, arkadaşlar, ablalarım, abim derken etrafımda olanların hiç farkında değilmişim. İşte bu farkındalık babamla aramı açacak, sonraki 6-7 sene, arada tartışmalar yaşanacak, benim ona karşı tahammülümün olmayacağı zorlu bir dönem olacaktı. Bu döneme şahit olanlar beni saygısız, agresif, terbiyesiz diye nitelendireceklerdi.
Yaz tatili bitmek üzereydi. Tosya'daki kız meslek lisesinde stilistlik  bölümü yoktu. Benim için hayal kırıklığıydı. Ama artık orada bir okula kayıt olmalıydım. Ben hala olayın ciddiyetinden habersiz, babamın en azından kolay iş bulursun, okul bitince işsiz kalmazsın diyerek ticaret lisesi önerisine, nefret ettiğim bu küçük ilçede evimize en yakın okul olduğu için evet demiştim. Aslında Anadolu lisesine de girebilme ihtimalim vardı, ve düz liseye de gidebilirdim. Hatta kız meslek lisesine de gidebilirdim ama ben evimize en yakınını seçerek o önemli noktayı kolayca dönüvermiştim.
Her gününü ayrı sayacağım, nefret ettiğim bu memleketteki üç yıllık süre böyle başlamıştı..

6 Nisan 2015 Pazartesi

Sebzeli Börek / Gelecekteki Kocaya Mektup

Geçenlerde çekmecelerimi karıştırırken eski defterlerimi buldum. Pek not tutmayı, günlük yazmayı beceremeyen biri olsam da hep, yine de denerdim defter tutmayı. Bir şekilde başlar sonra unuturdum öylece. Ama nasılsa, birini doldurmayı başarmışım.
Beğendiğim şarkı sözleri, kısa şiirler, arkadaşlarımla çekilen fotoğraflar, kurutulmuş çiçekler, okulda olanlarla ilgili ufak notlar, tuhaf ilan-ı aşklar, beğendiğim erkeklerle ilgili yazılar yazmışım :)
Tipik, ergen genç kız. Orada yazdığım çoğu şey şimdi utanç verici ve komik gelse de bazı notlarımı sevdim. Onlardan biri olan, gelecekteki kocama yazdığım notu paylaşmak istiyorum sizinle. Gülmek serbest :))
"Sevgili gelecekteki kocacığım,
Beni evlenmeye ikna etmen kaç yılını aldı bilmiyorum ama sonunda başarmış olman takdire değer.
Umuyorum ki Kastamonu'lu değilsindir. Hele Tosya'lı Allah muhafaza. Ama ben bu kadar büyük konuştuktan sonra eminim Tosya'lısın.
Aileni, yaşadığın yeri geride bırakıp benimle İstanbul'da yaşadığına göre çok seviyorsun beni, aferin.
Benimle iyi geçinmek için yapman gereken şeyleri mutlaka biliyorsundur. Ama ben yine de en önemli ilkeleri hatırlatayım sana.
1-Çok ve boş konuşan insanları sevmiyorum, kocam olduğuna göre onlardan biri değilsin eminim. Ama ilerisi için aklında bulunsun. (Hala öyleyim, hiç gelemem boş konuşmaya)
2-Kırışık ve toplanan çarşaftan nefret ederim. (ahahaha :)) Hala öyleyim, toplanmamalı o çarşaf)
3-Böcekler için yatağın başı ve bir tarafı mutlaka duvara dayalı olmalı ve yatakla duvar arasında minderler olmalı. O taraf benim işte. (Korkum hala var ama minder olayından kurtuldum :) )
4-Her türlü böcekten, hayvandan korktuğumu bilerek hareket etmelisin. (Hala öyleyim, böcek, kedi, köpek korkum had safhada)
5-Sinirlendiğimde küfür ettiğimi biliyorsun, alınmaca kırılmaca yok. (Maalesef değişmedim bu konuda, hanım hanımcık olsam da :P çok sinirlenirsem kabalaşıyorum)
6-Sarışınları sevmem. Esmer ve kara kaşlı kara gözlü olduğunu düşünerek çocuğumuzun esmer olacağını ümit ediyorum. Olur da sarışın olursa bil ki o çocuk benden değil, boşanırım. (Burayı geyik olsun diye yazdığım nasıl da belli :)) ama öyle komik ki şuan sarışın bir sevgilim var ahahaha :))) )
7-Giyimime karışmayı aklından bile geçirme. Babamın bile karışmadığı şeye sen kim oluyorsun da karışıyorsun? derim. (Derim, ben bilmiyor muyum nasıl giyinmem gerektiğini, sen kime akıl veriyorsun -da derim)
8-Pikniğe giderken mutlaka yanına sandalye almayı unutma. Ben karıncalardan da korkarım, yere oturamam. (ahahah bunu düzelttim işte. Korkuyorum evet ama ayakta durmuyorum artık piknik boyunca. Çimlere oturabiliyorum :)) )
Bunlara dikkat ettikten sonra mutlu oluruz bence. Ama ben yine de bize 5, bilemedin 7 yıl veriyorum. Ben çabuk sıkılırım biliyorsun. (ahahahah anneme bir keresinde dergiden gelinlik gösterirken bunu ilk düğünümde, bunu ikincisinde, bunu üçüncüsünde, bunu dördüncüsünde giyeceğim demiştim de annem kafamı kırıyordu az daha :)) artık öyle düşünmüyorum tabi, iki de olur :D:D:D:D geyik yapıyorum, ciddiye almayın)
O zaman gelecekte görüşmek üzere kocacığım."
Bunları yazan 15 yaşındaki ben olduğu için yargılayamıyorum çocuğu :) Parantez içleri şuanki yorumlarım tabii. Gerçi ne yalan söyleyim ben hala benim hem de noktasına, virgülüne kadar. Yalnız o zamanlar gerçekten Tosya'lı fobim vardı :D Allah muhafaza Tosya'lı birine aşık olur da kalırım orada diye ödüm patlıyordu demek ki. Üç yıldan bir gün fazla olsa öleceğimi düşünüyordum sanırım.
Tosya'ya taşınırken en büyük korkularımdan biri daha yeni genç kız olmuş benim, özgürce kot pantolon ve kısa şeyler giyemeyeceğimdi. Ablamlardan duyduğum kadarıyla gerici ve rahatsız edici bir yerdi. Babama giyimime karışmayacağına dair söz verdirtmiştim. Karşılığında ben de ona laf getirecek bir şey yapmayacağıma söz vermiştim. Ki bana güvenmediğinden değil, Tosya'nın küçük bir yer ve biraz gerici olmasından dolayı göze batacağımı düşünmesindendi.
Tosya'ya ilk gittiğimde aylarca evden dışarı çıkmamıştım. Annemi de benden habersiz dışarı göndermiyordum. Kadıncağız dışarıda 5-10 dakikadan fazla kalamıyordu benim yüzümden. Kimse farketmemiş olsa da, oraya taşındık diye ağır bir depresyon geçirmiştim. İzleri hala benimle.
Evet bu acıklı konudan başka bir yazıda daha geniş bir şekilde bahsetmeyi düşünüyorum.
Şimdilik burada kesiyorum ve hangi tarifi yayınlasam diye arşivime gidiyorum :) Az sonra fotoğraflarla burada olacağım.
Geldim! Fotoğrafları hazırlayıp buraya dönmem 2 saat kadar sürse de hiç fark etmediniz değil mi :)
Evet şu kakaolu puroları biliyorsunuz. Koskoca bir paket baklava yufkasını o puroları hazırlamak için almıştım. Eh geriye ne kadar yufkam kaldığını az çok biliyorsunuzdur :) Durum öyle olunca kalan yufkaları da dolapta fazla süründürmeden değerlendirip sebzeli börek yaptım. Bu böreğin lezzeti zeytinyağlı sebze lezzetinde. Yani içine limon sıkarak bile yiyebilirdim ben ama yanına acılı sos yapmayı tercih ettim. Yufkasından dolayı çıtır çıtır olan bu böreği evinizdeki sebzeleri değerlendirmek amacıyla da yapabilirsiniz. Ben bir taşla üç kuş vurup, dolapta bekleyen bir adet kabak ve bir adet havucu da yufkalarla birlikte değerlendirmiş oldum.
Sebzeli Çıtır Börek
Malzemeler
Baklava yufkası
1 su brd. su
3 yemek kaşığı sıvıyağ
İç malzeme için
1 adet kabak
1 adet havuç
1 adet patates
1 adet soğan
Bir avuç mantar (taze veya kültür)
2 diş sarımsak
1 çay kaşığı tozşeker
Tuz , karabiber
1/2 su brd. su

Yapılışı
  • Öncelikle tüm sebzeleri güzelce soyup kabak ve havucu çok uzun olmayacak şekilde veya jülyen doğruyoruz. Patatesi küçük küp şeklinde, mantarı küçük olacak şekilde, soğanı da yemeklik doğruyoruz.
  • Tavada önce birkaç yemek kaşığı sıvıyağla birlikte soğanı birkaç defa çeviriyoruz. Minik doğranmış sarımsağı patatesi ve havucu ekleyip karıştırıyoruz ve 1-2 dk pişiriyoruz. Kabakları ve mantarı, tozşekeri, tuzunu ve karabiberini, suyunu da ekleyip azıcık karıştırıp kapağı kapatıyoruz. 5 dakika bu şekilde pişirdikten sonra kapağı açıp suyunu çektiriyoruz. Sebzeler hala biraz diriyken ocağın altını kapatıp Soğumaya bırakıyoruz.
  • İki kat yufkayı seriyoruz, üzerine, içi koyacağımız kısmın biraz altından başlayarak fırçayla yağlı sudan sürüyoruz. 4 eşit parçaya kesip, her birine içten koyup muska şeklinde sarıyoruz.
  • Tüm börekleri yağlı kağıt serili bir tepsiye alıyoruz, üzerlerine çok az yağlı sudan sürüyoruz (veya sürmüyoruz) ve önceden ısıttığımız 180 derece fırında kızarana kadar pişiriyoruz.
NOT: Üzeri kapatılmadıkça çıtır kalıyor börekler. Ancak üzerini kapatırsanız yumuşuyor.
Eklememde fayda var, ben önceden pişmiş, donmuş mantar kullandığım için mantarım fazla sulanmadı. Ama taze veya kültür mantarı kullanacaksanız mantarlar çok su bırakacağı için önceden ayrı bir yerde pişirip diğer malzemelere ekleyebilir, veya içe katılan suyu kullanmayıp mantarları da diğer malzemelerle pişirebilirsiniz.

Afiyet olsun.
Görüşmek üzere.
Tasarım:Sawako Kuronuma