22 Nisan 2015 Çarşamba

İçimdeki Deniz -3

Aşağıda yazdıklarım benim özel hayatım hakkındadır. İlgilenmeyenler lütfen devam etmeyip sağ üst köşedeki x'e tıklasınlar.
İlk kısmı buradan ve ikinci kısmı buradan okuyabilirsiniz.
...
Benim bu dönemde yaptığım okula gitmiş olmak için gitmek gibi olsa da, bir nevi kaçış alanımdı okul. Çünkü anne ve babamın arası da iyi değildi ve sık sık tartışıyorlardı. Dışarıdan bakan biri olarak annemi haklı görüyor ve tartışmalara dahil oluyordum. Böylece babamla aram daha da açılıyordu. Her akşam aynı tartışmaların, özellikle sofrada yaşanması beni deli ediyordu. Artık evde huzurlu bir ortam yoktu. Gün geçtikçe babama karşı öfkem büyüyordu ve ben bu öfkeyi o zamanlar nefret olarak adlandırıyordum. Zamanın geçmesini ve oradan kurtulduğumu hayal ediyordum her gece.
Böyle sıkıntılar yaşıyor olsam da okulda daha canlıydım. Okulun koşu takımına katılmıştım, artık daha çok dışarıda oluyordum. Ancak bu kadar fazla dışarıda olmak Tosya'da hoş karşılanmayabilirdi de. Boş derslerde veya okul çıkışında kendimizi pastanelere atıyorduk. Tabi orada cafeler olmadığı için birkaç masası olan, müzik çalan pastaneler gidebileceğimiz tek yerlerdi. Bu Coğrafya öğretmenimizin dikkatini çekmiş olmalı ki; bir gün arkadaşımla çarşıda dolaşırken babama rastladık. O sırada Coğrafya öğretmenimiz de arkamızdaymış. Babamla tanıştıkları için, onun beni azarlayacağını sanarak hemen ona şikayet etmeye başladı. Ama babam o tür şeylere takılan biri değildi. Kötü bir şey yaptığımı gözüyle görmediği sürece kızacak tipte biri değildi. Hiçbir çocuğuna öyle olmamıştı. Gülüp geçmişti tabii ki. Gerçi ben o akşam, evde sorar mı acaba nedir bu öğretmeninin söylediği diye de düşünmedim değil. Böyle bir durumla son karşılaşmam değildi ama bu. Lise 3'teyken sanırım, bir gün müdürün beni çağırdığını söylediler. Hayatımda ilk (ve son) kez müdür tarafından odasına çağırılıyordum, hatta öğretmenler odasına bile girmemiştim hiç. O kadar korkak ve o kadar da kurallara uyan bir öğrenciydim. Hiç bir zaman kurallara uygun olmayan bir şeyi bilerek yapmazdım. Sessiz, sakin, etliye sütlüye karışmayan, derslerinde başarılı (lisede) bir öğrenciydim. Pısırıktım. Şaşırmıştım elbet, korkmuştum da. Meğer müdür beni sokakta bir erkekle yürürken görmüş, veya başkası görüp ona söylemiş bilmiyorum. Bana komik ve rahatsız edici gelmişti ama oralar için normaldi elbette. Teneffüslerde de bir erkekle tek başına olamazdın. Alışmış olmam gerekirdi ama bana bir erkekle yürüdüm diye, hele ki o yaşta, evlilikten bahsetmesi çok sinir bozucu gelmişti. Yürüdüğüm kişinin kim olduğunu, nereden tanıdığımı bile sormadan o kişiyle evlenip evlenmeyeceğimi, burada kalıp kalmayacağımı sormuştu. Düşünebiliyor musunuz? Yürüdüm diye. Hem de bir eğitimci. İşin aslını, o kişinin tanıdığım biri olduğunu ve merhabalaştığımızı, çok kısa bir mesafe yürüdüğümüzü anlattım. Ve hayır, Tosya'da kalmak gibi bir niyetim yoktu. Evlenmek mi? Bu yaşta henüz düşünmemiştim bile, çok erkendi. Biraz ukala konuşup onu rahatsız etmiştim ama o da girmemesi gereken bir alana girdiğini anlamış, beni rahat bırakmıştı. O günden sonra tabii ki dışarıda bir erkekle yan yana gelmemeye çalıştım. Bir erkekle yan yana geldim diye adım çıkabilirdi bu küçük kasabada.
Tosya'nın bu ilginçlikleriyle dolu günleri okul- kütüphane- arkadaş evi- ev arasında gayet güzel ilerliyordu. Hatta öyle güzeldi ki depresyonum, kafamda açtığım ve yeni yeni dolan boşluk dışında nihayet sonuna gelmiştim bu üç yılın. Tartışmalarla, sinir harpleriyle, zorluklarla, eğlenceyle, platonik aşklarla, her zaman özleyeceğim arkadaşlarla dolu üç yıl bitmişti. Hayallerim artık aklıma gelmiyordu. Başlayamadan bitmişti zaten stilistlik hayalim. Artık üniversite zamanıydı ve ben boş vermişlikle yine kolayı seçip, hiç sınava bile girmeden, yata yata geçmiştim Kastamonu'daki 2 yıllık üniversiteye. Üniversite hayatım da çekingenliğim ve huylu kişiliğim sayesinde zor geçmişti. Okulun ilk yılında ne okulun, ne yurdun kantinine tek başıma adım atmamıştım. Herkes bana bakacak diye ödüm kopuyordu. Biri adımı söylediğinde suratım kıpkırmızı oluyordu. Bu iki yılda da almam gereken eğitimi almıştım ve uzattığım derslerimle artık evime dönebilirdim. Evim olacak yer Tosya değildi tabii ki. Nasıl karar verdik hatırlamıyorum ama İstanbul'a ablam ve abimin birlikte yaşadığı eve yerleştim. Bundan sonra ne olacağını bilmeden, düşünmeden yeni hayatıma başladım. Birkaç yıl çalışmadan evde oturdum. Ne yapacağımı bilmiyordum çünkü. Ve korkuyordum iş hayatından. Bu rahat birkaç yıl sonrasında, beni asla mutlu etmeyecek, otomatik bir makine gibi işe gidip geleceğim, şu an tam da içinde bulunduğum dönem başlamıştı. Bu dönemde arada  bir hayallerimi düşünüp adım atmak istediğim olacak, ama hem maddi sebepler yüzünden, hem alışkanlıktan ve üşengeçlikten bir türlü adım atamayacaktım.
Hep kolayı seçmem beni ne zamana kadar engelleyecek bilmiyorum. Tüm hayatım böyle boş geçirdiğim zamana olan pişmanlığımla mı geçecek? Ne zaman gerçekten ne yapmak istediğimi düşünüp harekete geçeceğim? Kafamda bunun gibi onlarca soruyla, her sabah kalkıp bitmedi mi hala diyerek yola çıkıyorum, kim bilir belki de benimle aynı düşüncelere sahip onlarca kişiyle birlikte otomatik hayatıma devam ediyorum.
Ancak bana şimdi gelip sorsanız, hayatının en güzel dönemi hangisiydi, en çok nereyi özlüyorsun deseniz.. Tosya'yı, o yaşadığım 3 yılı özlüyorum derim. Hayatımın en samimi, en güzel 3 yılı olmuştu orada geçirdiğim zaman. O yıllarım, benim hem en mutsuz, hem de en mutlu olduğum yıllarımdı. Belki de orada kurduğum dostlukları, arkadaşlarımı özlüyorum diye düşünüyorum bazen ama Tosya da, oranın kendine has, şafak vakti otobüsten indiğinizde burnunuza çarpan, yeşil, sabah karışımı durgun kokusu da burnumda tütüyor nedense. Bir koku ne kadar tarif edilebilir bilemiyorum ama o kokuyu düşündüğümde aklıma bunlar geliyor. Okulumu gördüğümde, çarşıda dolaştığımda her ne kadar yabancı gibi hissetsem de bir yandan da buralar benim duygusu oluyor içimde.
Ve uzun zaman önce babamla aramız kendiliğinden düzeldi. Üniversite yıllarımda ayrı kalışımızla başlayıp, sonrasında da senede birkaç haftadan fazla görüşemiyor olmamız onu özlememe sebep oluyordu. O da, ben de çok değiştik bu süre içerisinde. Yaşlanmak ikimize de iyi geldi. Ben şimdi daha yumuşağım tavırlarımda, hala hataları, tepkileri beni kızdırsa da eskisi gibi sert bir şekilde yargılamıyorum. En azından lise yıllarımda hissettiğimin nefret olmadığını çözdüm. O da her ne kadar kişiliğini değiştiremese de daha dikkatli, daha sevecen, daha ilgili. Onun, duygularını göstermeye başlaması oldu belki de bendeki duvarı kıran.
Şimdi en büyük pişmanlığım dediğim şey, o zamanlar yaptığım seçimlerin gelişigüzel olması. Zaman geçti ve artık sadece bir şeylerden taviz vererek ulaşabilirim hayallerime. Gerçi hayalim ne henüz bilmiyorum. Benim gibi çabuk sıkılan, tembelliği seven biri ne ile mutlu olabilir bilmiyorum.
İşte böyle dostlar. Baştan sanki çok önemli bir olaya gidiyormuş gibi heyecanlı başlayıp, sonunda sizi böyle hayal kırıklığına uğrattığım için kusura bakmayın :) Aklıma estiği gibi anlık yazıyorum ve bütün anlattıklarım, size öyle gibi görünmese de benim hayatımda büyük etkilere sahip olmuş şeylerdir. 
Hem kim demiş yazımın bir mesaj vermediğini? İçinde çok önemli bir mesaj var, yaşadıklarımı hissedene, annelere, babalara, çocuklara, anlayabilene..

Sevgiler.

2 yorum:

  1. umarım hayat sana güzel şeyler getirir...

    YanıtlaSil
  2. Çocukların en önemli dönemi okul yılları, anlattıkların mutlaka ki çok önemli mesajlar içeriyor :)
    Bundan sonraki hayatının da gönlünce güzelliklerle dolu olsun inşallah:)

    YanıtlaSil

Tasarım:Sawako Kuronuma